İbrahim PAÇACI

 

- M -

 

Mâcin (Müftî Mâcin)

 

Maddi Temizlik

 

Ma’dûm

 

Mahcûr

 

Mahmasa

 

Mahrem

 

Mahzur

 

Mâ-i Câri

 

Mâ-i Meşkûk

 

Mâ-i Mukayyed

 

Mâ-i Mutlak

 

Mâ-i Müstamel

 

Maktûl

 

Mal

 

Mâlik

 

Mâlikî Mezhebi

 

Mâni’

 

Mantûk

 

Maraz-ı Mevt

 

Maslahat

 

Mazmaza

 

Mebî’

 

Mecelle (Mecelle-i Ahkâm-i Adliyye)

 

Mecnûn

 

Medenî Müeyyide

 

Medyûn

 

Mefhûm

 

Mefkûd

 

Mehir

 

Mekîl

 

Mekrûh

 

Memlûk

 

Memnû’

 

Menâsik

 

Mendûb

 

Menfaat

 

Meni

 

Mes’â

 

Mesâlih-i Mutebere

 

Mesâlih-i Mülgâ

 

Mesâlih-i Mürsele

 

Mesbûk

 

Mesh

 

Mest

 

Meşâir (Meşâiru’l-Hacc)

 

Meşakkat

 

Meş’aru’l-Harâm

 

Meşrû’

 

Metâ’

 

Metâf

 

Mevâlî

 

Mevat Arazi

 

Mevkuf Akid

 

Mevlâ

 

Mevle’l-Muvâlât

 

Mevt

 

Mevzûn

 

Meyte

 

Meyyit

 

Mezhep

 

Mezi

 

Mîkât

 

Mina

 

Mîras

 

Mîrî Arazi

 

Miskal

 

Miskîn

 

Mislî

 

Muaccel

 

Muâhede

 

Muâmelât

 

Mubâh

 

Mucib

 

Mudârabe

 

Mufâvada Şirketi

 

Muhalaa

 

Muharrem

 

Muhâyee

 

Muhayyerlik

 

Muhâzât-ı Nisâ

 

Muhdis

 

Muhsan

 

Muhtazar

 

Muhtekir

 

Muhtesip

 

Mukallid

 

Mukavele

 

Mukâyaza

 

Mukayyet

 

Muktedî

 

Murâbaha

 

Murdar

 

Mûris

 

Murûr-i Zaman

 

Musallâ

 

Musallî

 

Mu’temir

 

Mut’a

 

Mutlak

 

Muvalât

 

Muzâra’a Şirketi

 

Muztarr

 

Mübâdele

 

Mücâzefe

 

Mücbir Velî

 

Mücmel

 

Müçtehit

 

Müdd

 

Müdebber

 

Müdrik

 

Müeccel

 

Müekket Sünnet

 

Müellefe-i Kulûb

 

Müeyyide

 

Müezzin

 

Müfesser

 

Müflis

 

Müfsit

 

Müftâ bih

 

Müftî

 

Mühâkale

 

Mükâtebe

 

Mükellef

 

Mükrih

 

Mülâane

 

Mülci İkrâh

 

Mülk

 

Mülk Şirketi

 

Mülkiyet

 

Mültezem

 

Mümeyyiz

 

Münakehat

 

Mün’akid

 

Mürâhık

 

Müsâveme

 

Müskir

 

Müslim

 

Müstamel Su

 

Müstecir

 

Müsteftî

 

Müstehab

 

Müstemin

 

Müşkil

 

Müşteri

 

Mütekavvim

 

Mütûnu Erba’a

 

Müvekkel

 

Müvekkil

 

Müzâbene

 

Müzdelife

 

 

 

- M -

 

Mâcin (Müftî Mâcin)

 

Sözlükte utanması az olup laubalî hareket eden, laubâlî konuşan; sert ve galiz olan anlamlarına gelen mâcin, fıkıh literatüründe daha çok müftî mâcin şeklinde terkip olarak geçmektedir. Müftî mâcin ise, halka dine karşı hileleri öğreten, hilelerle haramı helal, helalı haram kılmaktan çekinmeyen, bilmediği konularda fetva veren müftî (fetva veren kişi) anlamına gelmektedir. Meselâ kadının kocasından boşanması için kendisine dinden çıkmayı tavsiye eden veya zengine zekatını vermemesi için malını eşine hibe edip sonra geri almasını öneren müftü böyledir.

 

Bu şekilde fetvâ veren kişiye hacr konulması, topluma zarar vermesini önlemek, halkı ifsat etmesini engellemek amacıyla, onu fetva vermekten men edilmesi vaciptir. Vermiş olduğu fetvâlarla amel etmek de caiz değildir.

 

Maddi Temizlik

 

İslâm dini temizliğe önem vermiş, temizliği dinin yarısı kabul etmiştir (Müslim, Taharet, 1). Bedendeki, elbisedeki ve çevredeki necasetin temizlenmesi ve bunların temiz tutulması anlamına gelmektedir. (bk. Necâset)

 

Ma’dûm

 

Sözlükte kaybolmuş, yok olmuş, mevcut olmayan anlamına gelen ma’dûm, fıkıh kitaplarının bey’ ve akitler bölümünde geçmektedir. İslâm hukukunda, her akdin kurulabilmesi için bazı şartların bulunması gerekmektedir. Bunlardan birisi de, akde konu olan şeyin; mümkün olması, mevcut, belirlenmiş ve akde konu olmaya elverişli yani meşru olması gerekmektedir. Buna göre, mevcut olmayanın satımı veya hibe edilmesi, mevcut olmayan bir akarın kiraya verilmesi caiz değildir. Genel kaide bu olmakla birlikte, insanların ihtiyacının bulunması ve hakkında nas bulunması sebebiyle, istisnâî olarak, selem akdinde mevcut olmayan malın satımına izin verilmiştir. Aynı şekilde ısmarlamaya da müsaade edilmiştir. (bk. Selem, Istısnâ’)

 

Mahcûr

 

Hacr konulmuş kişi demektir. (bk. Hacr)

 

Mahmasa

 

Sözlükte açlık anlamına gelen mahmasa, dinî bir kavram olarak da, sözlük manasına uygun olarak şiddetli açlık demektir. Şiddetli açlık halinde bulup da tehlikeye düşen kişiye, gönülden harama meyletmemek kaydıyla haram kılınan yiyeceklerden yemelerine izin verilmiştir. Yüce Allâh, “Kim, açlık halinde (mahmasa) dara düşerse, gönülden günaha meyletmemek kaydıyla (bu haram kılınanlardan yiyebilir). Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” buyurmaktadır (Maide 5/3). Bu genel bir kural olarak benimsenen zarûretler yasakları helal kılar kaidesinin bir sonucudur. (bk. Zarûret)

 

Mahrem

 

Sözlükte haram, haram kılmak ve haram kılınmış gibi anlamlara gelen mahrem, dini bir kavram olarak, genelde Allâh’ın haram kıldığı, yasakladığı şey, özelde ise, devamlı olarak evlenmek haram olan kişiler anlamına gelir.

 

İslâm’da evlilik engelleri devamlı ve geçici olmak üzere ikiye ayrılır.  Devamlı evlenme mani olan yakınlık üç başlık altında incelenebilir:, a) kan hısımlığı: Bunlar usul (anne, baba, dedeler ve nineler), fürû (çocuklar ve torunlar), kardeş ve kardeş çocukları ile anne ve babanın kardeşleridir. b) sıhrî hısımlık: Bunlar eşlerin anne veya babaları ile eşlerin çocukları ve çocukların eşlerinden oluşur. c) süt hısımlığı: Bunlar süt bakımından usul (süt anne, baba, dede ve nineler), süt fürû (emzirilen veya eşin emzirdiği çocuklar ve torunları), süt anne ve babadan olma süt kardeşler, süt anne ve babanın kardeşleri ile eşlerin süt bakımından usulü (süt anneleri, babaları, dede ve nineleri), eşin süt çocukları ve torunlarıdır.

 

Geçici evlenme yasakları ise dört tanedir; başkasının eşi olma, üç kere boşanma, din farkı (kadınlar için erkeğin müslüman olmaması, erkekler için de kadının ehl-i kitap olmaması) ve eşin kız kardeşi, teyze veya halasıyla eşinden ayrılmadan evlenmek.

 

Mahrem kavramı, devamlı olarak evlenilmesi yasak olan birinci gruptaki kimselere denir. Kadınların örtünmeleri konusunda, bunların yanında bir kolaylık esneklik getirilmiştir. Aşırıya gidilmemek kaydıyla, bunların yanında başlarını, kollarını açabilirler.

 

Mahzur

 

Mahzûr kelimesi, haram, yasak anlamına gelen hazır kelimesinden türetilmiş olup, haram kılınan, yasaklanan demektir. (bk. Haram)

 

Mâ-i Câri

 

Akarsu anlamanı gelmektedir. Bir suyun akarsu olarak kabul edilebilmesi için, en azından bir saman çöpünü taşıyacak kadar akıntısı bulunmalı ve devamlı olmalıdır. Akarsuyun hükmü, büyük havuzda bulunan suyun hükmü gibidir; rengi, kokusu ve tadı bozulmadıkça necis olmaz. Ancak günümüzde, suların tahlil edilerek sağlığa zararlı olup olmadığı tespit edilebilmektedir. Bu nedenle, akarsuların da tahlil edilmesi ve buna göre kullanılmasında yarar vardır.

 

Mâ-i Meşkûk

 

Kelime anlamıyla şüpheli sular demektir; bir fıkıh terimi olarak ise, temizleyici olup   olmadığı konusunda şüphe bulunan sular anlamına gelmektedir. Ehlî eşek ve katırın artığı böyledir. Bu sularla necasetin temizlenmesi caizdir. Ancak, başka temiz su bulunduğunda bu sularla abdest alınması ve gusledilmesi caiz değildir. Başka su bulunmadığında ise, bu sularla abdest alınır veya gusledilir ve daha sonra da ihtiyaten teyemmüm edilir.

 

Mâ-i Mukayyed

 

Kelime anlamıyla kayıtlı sular demektir. Herhangi bir maddenin karışmasıyla, yaratılmış olduğu tabii halinden çıkan ve özel bir isim alan sulardır. Kavun, karpuz, üzüm, gül suyu gibi sularla, aslında mutlak su olduğu halde, içine başka şeylerin karışması ile incelik ve akıcılığını kaybeden, et suyu, yemek suyu gibi sulardır. Bu sular, kendileri temiz olmakla birlikte, abdest alınmada, gusledilmekte kullanılmazlar.

 

Mâ-i Mutlak

 

Kelime anlamıyla, herhangi bir şeyle kayıtlanmamış sular demektir. Dinî bir kavram olarak ise, yaratıldığı tabii halini koruyan, mahiyetini değiştirecek başka maddeler karışmamış suya mutlak su denir. Kaynak, pınar, kuyu, yağmur, kar suları, akarsu normal halinde mutlak sulardandır. Mutlak suyun üç özelliği vardır; bunlar rengi, kokusu ve tadıdır. Ayrıca mutlak sular yaratılışları gereği akıcı ve incedirler. Bu özellikleri değişmemiş, içerisinde neceset karışmamış olan ve hükmî necaset giderilmeyen yani abdest veya gusül alınmayan sular temizdir ve temizleyicidirler. Mutlak sular, temizleyicilik bakımından beş kısma ayrılır. (bk. Sular)

 

Mâ-i Müstamel

 

Kelime anlamıyla kullanılmış su demektir. Dinî bir kavram olarak ise, hükmî necasetin giderilmesinde kullanılan, yani kendisiyle abdest alınan veya gusül edilen sulardar. Bu sular kendileri maddi bakımdan temizdirler. Bu sebeple, özelliklerini kaybetmemek ve içinde necaset bulunmamak kaydıyla temizdirler ve maddî necasetin giderilmesinde kullanılabilir. Ancak, tekrar abdest veya gusülde kullanılamazlar. Abdest veya gusülde kullanılan su, uzuvdan ayrılmakla kullanılmış su hükmünü alır. Ancak, abdestsiz veya cünüp olan kimsenin suyu almak için veya sıcaklığına bakmak kastıyla elini suya sokması halinde, elinde necaset bulunmamak kaydıyla suyu kirletmez ve su kullanılmış su olmaz.

 

Maktûl

 

Maktûl öldürülen anlamına gelmektedir. Adam öldürmeye katil, öldürene de kâtil denir. (bk. Katil)

 

Mal

 

Sözlükte, kişinin veya toplumun sahip olduğu eşya, para ve diğer şeyler, rızık gibi anlamlara gelen mal, bir fıkıh terimi olarak, Hanefi fakihlerine göre mal, mutat bir şekilde edinilmesi ve faydalanılması mümkün olan her şeydir. Bir şeyin mal olabilmesi için, edinilme ve mutat bir şekilde faydalanma imkanının bulunması gerekir. Buna göre güneş ışığı gibi kendisinden faydalanmak herkes için mümkün olduğu halde edinilmesi mümkün olmayanlar ile bir avuç toprak, bir damla su gibi fiilen edinilen fakat mutat şekilde faydalanılmayan şeyler mal sayılmaz. Ayrıca Hanefîlere göre evlerde oturmak, arabalara binmek gibi eşyanın intifaı mal sayılmaz.

 

Buna karşılık Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine göre, menfaatler, yani intifa hakları da maldır. Bunlara göre, binefsihi malı elde etme ve edinme imkanı gerekli değildir; menfaatin aslını ve kaynağını elde etme ve edinilme imkanı yeterlidir.

 

Yeni ortaya çıkan patent hakları ile intifa hakları, hukukçulara göre mal itibar edilmiştir. Bu sebeple onlara göre mal, fakihlerin nazarındaki maldan daha umumi ve şümullüdür.

 

Mal çeşitli bakış açılarından kısımlara ayrılmıştır;

 

Malın hukukî değerinin bulunup bulunmaması açısından mütekavvim veya mütekavvim olmayan şeklinde ikiye ayrılır. Hukukî değeri bulunan mallara mütekavvim mallar, şarap, domuz, akan kan gibi hukukî bir değeri bulunmayan mallara ise gayri mütekavvim mal denir.

 

Malın çarşı ve pazarda benzerinin bulunup bulunmaması yönünden mislî ve kıyemî şekilinde ikiye ayrılır. Ölçek ve tartıyla satılan, ayrıca tane veya metreyle satılıp da benzerleri bulunan mallara mislî; çarşı ve pazarda benzeri bulunmayan ya da aralarında önemli farklılıklar bulunan mallara da kıyemî mal denir.

 

Taşınması mümkün olan mallara taşınır veya menkul mallar, bir yerden başka bir yere nakli mümkün olmayan mallara da, taşınmaz veya gayrimenkul denir.

 

Ayrıca mallar tüketilen mallar – kullanılan mallar; bölünebilen mallar – bölünemeyen mallar; özel mülkiyete tabi mallar – kamu malları gibi kısımlara ayrılabilir.

 

Mâlik

 

Sözlükte sahip, bir şeye sahip olmak, istilâ etmek, hükmetmek gibi anlamlara gelen mâlik, bir fıkıh kavramı olarak, eşya üzerindeki hakimiyet ve tasarruf yetkisi demektir. Bu yetki sayesinde malik, sahibi olduğu mal veya menfaatten bizzat faydalanabileceği gibi, başkasına devredebilir veya faydalanma hakkından vaz geçmesine karşılık alabilir. Bu yetki ve iktidarı veren hukukî hükme mülkiyet denir. (bk. Mülkiyet)

 

Mâlikî Mezhebi

 

Sünnî fıkıh mezhepleriden biri olan Malikî mezhebi, ismini kurucusu sayılan İmam Malik b. Enes’ten almaktadır. Medine’de doğan Mâlik, Medine halkının alimi ve imamıdır. İmam Malik, Medîne’de kâdı ve dinî liderdi. Bu mezhebe mensup fakihlere ve bu mezhebin görüşüyle amel edenlere Malikî denir. Malikî mezhebi, Hicaz’da, Afrika’da ve Endülüs’te yayılmıştır. Yukarı Mısır’da Sudan’da bu mezhep mensupları bulunmaktadır.

 

İmam Malik, ehl-i hadisten olarak şöhret bulmasına rağmen, kıyas ve re’yi de kullanmıştır. “Dinin 9/10’u istihsandır” sözü ona aittir. İmam Mâlik’in kullandığı deliller, Kitap, sünnet, icma’, kıyas, Medînelilerin ameli, sahabe kavli, mesâlih-i mürsele, istihsan, sedd-i zerâi, muraat-ı hilaf, istıshab, öncekilerin şeriati şeklinde sıralanabilir.

 

Mâni’

 

Sözlükte vermeyen, mahrum eden, alıkoyan, önleyen, cimri, engel, koruyan gibi anlamlara gelen mâni’, fıkıh usulünde, sebebe hüküm bağlanmasına veya sebebin gerçekleşmesine engel olan durum demektir. Bakşa bir ifadeyle, hükümün ortaya çıkmasına emâre teşkil eden sebebe veya bizzat hükme aykırı düşen başka bir sebep anlamına gelir. Meselâ, zekatın sebebi nisaptır, fakat nisap miktarı mala sahip olan kimsenin borcunun olması, zenginliğine manidir ve zekat farz olmaz.

 

Mâni’ hükmün mâni’i ve sebebin mâni’i olmak üzer ikiye ayrılır. Hükmün mâni’i, sebep gerçekleştiği ve şartları bulunduğu halde, sebebe hükmün bağlanmasını engelleyen mâni’e denir. Varisin mûrisini öldürmesi böyledir. Hükmün sebebi olan akrabalık bulunmakta ve mirasın intikali için gereken mûrisin vefatı da gerçekleşmiştir. Ancak vârisin mûrisi öldürmesi mâni’ olduğu için miras öldürene intikal etmez.

 

Sebebin mâni’i ise, sebebin gerçekleşmesine engel olan mâni’dir. Başka bir ifadeyle bu, sebebin şartlarından birisinin ortadan kalkmasıdır. Nisap miktarı mala sahip olan kimsenin borcunun olması böyledir.

 

Mantûk

 

Sözlükte, söylenen, konuşulan, sözden anlaşılan mana gibi anlamlara gelen mantûk, fıkıh usulünde, lafzın, sözde zikri geçen ve ifade edilen bir şeyin hükmüne delâlet etmesi demektir.

 

Fıkıh usulünde iki ana ekol bulunmaktadır; Hanefîlerin metodu ve kelâmcıların metodu. Bu iki ekolden kelâmcılar delaletleri, mantuk ve mefhum diye ikiye ayırırlar. Onlara göre mantûk, lafzın, kelimeleriyle, sözleriyle delalet ettiği şeydir. Meselâ, “Allâh alışverişi helal, faizi ise haram kılmıştır.” (Bakara 2/275) ayeti, mantuğu ile alışverişin helalliğine, faizin de haramlığına delalet eder. Bu delalet, söylenen lafızdan ve bu sözü meydana getiren harflerden anlaşılır.

 

Mantûk genel olarak, açık mantûk ve açık olmayan mantûk olmak üzere ikiye ayrılır. Açık mantûk, lafzın, gönderiliş gayesine uygun olarak delâlet ettiği manadır. Açık Olmayan Mantûk ise, lafzın kendisi için vazedilmediği ve fakat iltizam yoluyla delalet ettiği hükme delâlet etmesidir. Meselâ, “onların, örfe uygun olarak giyim ve beslenmeleri babaya aittir.” (Bakara 2/233) ayeti, iltizam yoluyla, çocuğun babasına nispet edileceğine delalet etmektedir. Bu alimlere göre açık olmayan mantûkun delaleti üçe ayrılır; işâretin delâleti, imâ yoluyla delâlet ve iktizanın delâleti.

 

Maraz-ı Mevt

 

Sözlükte maraz hastalık; mevt de ölüm demektir. Kelime anlamıyla ölüm hastalığı veya ölümcül hastalık anlamına gelen maraz-ı mevt, bir fıkıh terimi olarak, kişiyi normal işlerini yapmaktan alıkoyacak şekilde ağır ve araya sıhhat hali girmeden hastanın ölümüyle sonuçlanan hastalıktır.

 

Maraz-ı mevt, genel olarak hastanın vücup ve edâ ehliyetine mani değildir. Allâh’a karşı ve kanûna karşı sorumlulukları düşmez, tasarrufları geçerlidir. Ancak, varisler ve alacaklılar aleyhine tasarrufta bulunup, bu sebeple zarar görmelerini engellemek amacıyla bazı tasarruflarına hacr konulur. Bunlar şöyle özetlenebilir:

 

Borcu malvarlığına denk olan hasta, her türlü teberru ve vakıf konusunda kısıtlıdır. Bu nevi tasarrufları alacaklıların rızasına, iznine bağlıdır. Borcundan fazla olan malı bulunması halinde, bunlardan yaptığı teberrular bu malın üçte birinde geçerlidir.

 

Ölümcül bir hastalığa yakalanan kocanın, eşini, onun rızasını almadan bâin talakla boşaması halinde, eşini mirastan mahrum etmek maksadıyla boşadığı kabul edilir. Böyle bir boşamada erkeğin, hakkını kötüye kullandığı kabul edilerek, boşama geçerli sayılır, fakat kadının iddet süresi içinde erkeğin ölmesi halinde, kadın sanki boşanmamış gibi mirastan hissesini alır. Ancak herhangi bir sebeple kadının ölmesi halinde boşama geçerli olduğundan koca mirasçı olamaz.

 

Maslahat

 

Sözlükte menfaat, fayda, yarar, bir şeyin düzgün, doğru ve uygun olması anlamlarına gelen maslahat, fıkıh usulünde, ayet ve hadislerin yorumlanmasında veya hakkında nass bulunmayan konularda içtihad edilirken gözetilen ve din açısından muteber olan yararlara maslahat denir. Başka bir ifadeyle maslahat, menfaatin celbi yahut zararın def'i, bertaraf edilmesidir. Çoğulu mesâlihtir.

 

İslâm dininin getirmiş olduğu kuralların tamamı insanların yararınadır. Ancak bunların anlaşılabilmesi için, dinin esas almış olduğu yararların fert ve toplum dengesi içerisinde mütalaa edilmesi gerekir. Toplumun yararı için ferdin ezilmemesi, ferdin yararı için toplumun menfaatlerinin feda edilmemesi gerekir. Usulcüler maslahatları, Şâri’in muteber sayıp saymaması bakımından üçe ayırırlar:

 

a) Mesâlih-i Mutebere; dikkate alınması gerektiğine dair hakkında şer’î bir delil bulunan maslahatlardır. Kıyasın delil olduğunu kabul eden fakihler, bu maslahatların itibara alınması ve buna göre ta’lil yapılabileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Dinin, canın, aklın, neslin ve malın korunması muteber maslahatlardandır. Meselâ, aklın korunması için şarap içimi yasaklanmıştır. Buna kıyasla akla zarar veren, örten diğer alkollü içecekler ve uyuşturucu maddelere de buna kıyasla haram hükmü verilir.

 

b) Mesâlih-i Mülgâ; hakkında muteber olmadığını gösteren şerî bir delil bulunan maslahatlardır. Bu maslahatlara göre ta’lil yapılamayacağı ve bunlar üzerine hüküm kurulamayacağı konusunda alimler ittifak etmişlerdir. Şâri tarafından kendisine itibar edilmeyen maslahatlar incelendiğinde, bunların ya da kuvvetli maslahatlara aykırı oldukları veya yanlış algılanmak sonucu maslahat olarak düşünüldüğü görülür. Buna tarihte geçen şu hadise örnek verilebilir: Endülüs hükümdarlarından Abdurrahman b. El-Hakem’in Ramazan ayında orucunu bozması üzerine, orada bulunan alimlerden Yahya b. Yahya, zengin olduğundan her zaman bir köle azat ederek bu şekilde orucunu bozacağı mülahazasıyla iki ay üst üste oruç tutması gerektiği konusunda fetvâ vermiştir. Bu alim, fetvasını kendisine göre bir maslahata bina etmiştir. Halbuki Allâh, orucunu bozan kimsenin öncelikle bir köleyi azat ederek özgürlüğüne kavuşturulmasını murat etmiştir. Bu ise, daha önemli ve önde gelen bir maslahattır. Dolayısıyla Yahya b. Yahya’nın itibar ettiği maslahat, Şâri’ tarafında muteber kabul edilmeyen bir maslahattır.

 

c) Mesâlih-i Mürsele; insanlara bir fayda sağlayan veya onlardan bir zararı gideren, fakat muteber sayıldığına veya geçersiz olduğuna dair bir delil bulunmayan maslahatlardır. Buna göre mesâlih-i mürsele, hükmü nassla açıklanmayan ve kendisine kıyas edilebilecek bir hüküm bulunmayan durumlarda söz konusudur. Bunun yanında, kendisinde, şer’î bir hükmün gerekçesi olmaya elverişli ve üzerine hüküm bina edilebilecek münasip bir vasıf bulunmalıdır.

 

Mesâlih-i mürseleye göre hüküm verilebilmesi için, maslahatın varlığından emin olunmalı, ayrıca genel, mahiyeti itibarıyle makul olması ve şer’î bir delil tarafından geçersiz sayılmaması gerekir.

 

Hz. Ömer’in fethedilen toprakları mücahitler arasında ganimet olarak dağıtmayıp, Müslümanlar’a sürekli gelir kaynağı teşkil etmesi için eski sahiplerinin elinde bırakması ve harac vergisi koyması mesâlih-i mürseleye göre verilen hükümlerdendir.

 

Mazmaza

 

Sözlükte suyu ağızda çalkalamak anlamına gelen mazmaza, dinî bir kavram olarak, abdest veya gusülde ağıza su vererek çalkalamak demektir.

 

Hanefîlere göre mazmaza gusün farzlarındandır. Mazmazada mubalağa etmek, gargara yapmak ve üç defa tekrar etmek ise sünnettir. Abdestte ağza su vermek ve bunu üç defa yapmak sünnettir. Mazamazada sağ el ile ağza su verilir ve iyice çalkaladıktan sonra tükürülür. Mazmazada ağıza alının suyu yutmak mekruhtur.

 

Mebî’

 

Alışverişte satılan mal demektir. (bk. Bey’)

 

Mecelle (Mecelle-i Ahkâm-i Adliyye)

 

Sözlükte mecmua, dergi, broşür, magazin gibi anlamlara gelen mecelle, fıkıh literatüründe, Osmanlı döneminde hazırlanan bir kanunun özel ismi olarak kullanılmaktadır. Kanûnun tam ismi, Mecelle-i Ahkâm-i Adliyye olup, Tanzimatın ilanından sonra, Ahmet Cevdet Paşa’nın başkanlığında bir komisyon tarafından hazırlanmış ve 57 yıl süreyle Osmanlı ülkesinde yürürlükte kalmıştır. Mecelle, söz konusu heyet tarafından bölümler halinde hazırlanmış ve tamamlanan bölümler, o devrin usulüne göre kanunlaştırılmıştır. Mecelleyi hazırlayan komisyon, 1869 – 1889 yılları arasında faaliyet göstermiş, bunun ilk yedi yılında Mecelle’yi hazırlamış, bundan sonra da eksiklikleri tamamlama, ta’dil gibi faaliyetler yürütmüştür.

 

Mecelle bir mukaddime ve 16 bölümde 1851 maddeden oluşmaktadır. Mukaddimesinde, 100 maddelik umumi hükümlere ve kaidelere yer verilmiştir. Diğer bölümler ise, buyû’, icâre, kefâlet, havale, rahin, emanet, hibe, gasp ve itlâf, hacr ikrah ve şuf’a, şirket, vekalet, sulh ve ibrâ, ikrâr, da’vâ, beyyinât ve tahlîf ile kazâ bölümlerinden oluşmaktadır.

 

Mecelle; taksimatında mantıkî bir sistem gözetilmediği, medenî kanunun aile, miras gibi bölümlerini almadığı, meseleci (kazuistik) bir metod takip ettiği, tek mezhebe bağlı kalındığından ihtiyaca cevap vermediği, küllî kaidelerin içinde cüzî kaidelere de yer verildiği şeklinde tenkide tabi tutulmuştur.

 

Mecellenin diğer dillere tercümesi yapılmış, Arapça ve Türkçe çeşitli şerhleri yazılmış, küllî kaideleri, indeksi ve tarihi üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Bunlardan Ali Haydar Efendi’nin Dürerü’l-Hükkâm Şerhu Mecelleti’l-Ahkâm, Mes’ûd Efendi’nin Mir’âtü’l-Mecelle ve Serkiz Orpelyan’ın Miftâhu’l-Mecelle tanınmışlarındandır.

 

Mecnûn

 

Sözlükte aklı bozuk, delil, cin tutmuş gibi anlamlara gelen mecnûn, bir fıkıh terimi olarak, ehliyet arızalarından cinnet ile malûl olan kimse demektir. (bk. Cünûn)

 

Medenî Müeyyide

 

Hukuka aykırı bir davranış nedeniyle haksız bir durumun ortadan kaldırılarak eski halin iadesi, hukuk kaidelerine aykırı olan muamele ve akitlerin iptali, bu gibi muamelelerden doğan zararın tazmîni şeklindeki müeyyidelerdir. Bu müeyyideler ihlal edilmiş olan bir hakkın tamirini hedefler. (bk. Müeyyide)

 

Medyûn

 

Borçlu anlamına gelmektedir. (bk. Deyn)

 

Mefhûm

 

Sözlükte anlaşılan, kalple bilinen anlamına gelen mefhûm, fıkıh usulünde, lafzın, sözde zikri geçmeyen ve ifade edilmeyen bir hükme delalet etmesidir.” Meselâ, “o ikisine (anne ve babana) öf bile deme.” ayeti (İsrâ 17/23), mantûkuyla öf demenin yasaklığına delalet ederken, mefhumuyla dövmenin yasaklandığına delalet etmektedir. Zira dövmek, üf demekten daha fazla eziyet verir.

 

 Usulcüler mefhûmu mefhûmu muvâfakat ve mefhûmu muhâlefet olmak üzere ikiye ayırmışlardır.

 

Mefhûmu Muvâfakat; lafzın, manadaki ortaklık sebebiyle, lafızda geçen hükmün, ispat veya nefy bakımından, sözde zikri geçmeyen mesele için de geçerli olduğuna delalet etmesidir. Mefhûmu muvâfakat, herhangi bir araştırma ve çabaya gerek olmaksızın, sadece dil bilmekle lafızdan anlaşılabilir. Sözde zikri geçmeyen durumun, hükümde sözde zikri geçene denk olması sebebiyle, mefhumu muvafakat olarak isimlendirilmiştir. Meselâ, “o ikisine (anne ve babana) öf bile deme.” ayeti (İsrâ 17/23), mefhumu muvafakat yoluyla sövmenin yasaklığına delalet eder.

 

Eğer sözde zikri geçen durum, hüküm bakımından zikri geçenden daha öncelikli ise, bu delâlete fahve’l-hitab; denk ise, lahne’l-hitâb denir.

 

Mefhûmu Muhâlefet; lafzın hükümünde itibara alınan bir kaydın bulunmaması sebebiyle, lafzın delalet etmiş olduğu hükmün zıddının, sözde zikri geçmeyen durum için sabit olduğuna delalet etmesidir. Meselâ, “İçinizden mümin hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan, mümin câriyelerinizden alsın.” ayeti (Nisa 4/25), mefhumu muhalefet yoluyla, hür kadınlarla evlenmeye gücü yeten kimsenin, câriye ile evlenmesinin haramlığına delalet eder. Hanefîler mefhûmu muhâlefeti delil olarak kabul etmezler. Dışındakilere göre ise, müstakil bir delildir.

 

Mefhumu muhâlefet, itibara alınan kaydın çeşidine göre, mefhûmu lakap, mefhûmu vasf, mefhûmu şart, mefhûmu gâye ve mefhûmu adet olmak üzere beşe ayrılır.

 

Mefkûd

 

Sözlükte kaybolan, zayi olan, yitirilen gibi anlamlara gelen mefkûd, bir fıkıh terimi olarak, kaybolmuş, hayatta olup olmadığı bilinmeyen şahıs manasına gelir.

 

Mefkud ile ilgili hükümler, onun yaşadığı kadar ölmüş de olabileceği ihtimaline bina edilmiştir. Buna göre mefkûd;

 

Kaybolmadan önce elde ettiği hakların korunması bakımından sağ sayılır. Bu sebeple malı varislerine dağıtılmaz, eşi başkasıyla evlenemez. Malları kendisi tarafından bırakılan veya mahkemece tayin edilen bir vekil tarafında idare edilir.

 

Kazanılması hayatta olmasına bağlı bulunan haklar bakımından ölü sayılır. Bu sebeple vefat eden yakınına mirasçı olamaz. Ancak daha sonra sağ olarak dönerse, bunları alır.

 

Hanefîlere göre, yaşadığı veya öldüğü kesin olarak bilinmeyen mefkudun ölümüne hükmedilebilmesi için, yaşıtlarının hayatta kalmamış olması gerekir. Bunun tespitinin mümkün olmaması halinde, 90 yaşına ulaşmış da hala dönmemiş ise, ölümüne hükmedilir. Mahkemece ölümüne hükmedilince, ölüm hükmen gerçekleşmiş ve şahsiyeti sona ermiş olur. Mali mirasçılarına taksim edilir, eşi iddetini bekledikten sonra başkasıyla evlenebilir.

 

Ancak mefkûdun eşinin bu kadar uzun müddet beklemesi, kadın aleyhine katlanılması güç bir durum olduğundan, Malikî mezhebinde kabul edilen, kaybolan kişinin hayat veya ölümünden haber alma ümidi kesilince dört yıl beklenip bir haber alınamazsa, kadının müracaatıyla hakim tarafından boşanmaları görüşünün uygulanması yerinde olur. Bundan sonra kadın iddet bekler ve başkasıyla evlenebilir.

 

Mehir

 

Erkeğin evlenirken karısına verdiği veya vermeyi taahhüt ettiği para veya başka bir mala mehir denir. Kur’an-ı Kerim’de, evlenen erkeğin kadına mehir vermek zorunda olduğu ve bunu zorla geri almasının caiz olmadığı konusunda pek çok ayet bulunmaktadır (bk. Bakara 2/237; Nisâ 4/4, 20, 24, 25; Mâide 5/5). Hanefîlere göre mehir nikahın sonuçlarından biridir. Bu nedenle nikah esnasında belirlenmemiş olsa da, hatta nikah esnasında verilmeyeceği şart koşulsa bile evlenen kadın mehre hak kazanır.

 

Mehir nikah anında belirlenip belirlenmemesine göre ikiya ayrılır. Mehir nikah anında belirlenmişse buna mehr-i müsemmâ, nikah esnasında belirlenmemişse mehr-i misil denir. Evlilik sırasında mehrin belirlenmemesi veya belirlenen mehrin bir sebeple geçersiz sayılması halinde, evlenen kadın mehr-i misile hak kazanır. Mehr-i misil, evlenen kadının, akrabaları arasında her bakımdan kendi konumunda olan kadına verilen mehir demektir.

 

Mehir, ödenme zamanına göre, mehr-i muaccel ve mehr-i müeccel olmak üzere ikiye ayrılır. Mehr-i muaccel, peşin olarak ödenen mehirdir. Kadın mehr-i muacceli almadan kendisini kocasına teslim etmeme hakkına sahiptir. Mehr-i müeccel ise, veresiye, yani ödenmesi sonraya bırakılan mehirdir. Bu mehrin ödenmesi için herhangi bir zaman belirlenmişse, bu tarih geldiğinde kadın mehre hak sahibi olur. Bir vakit belirlenmemişse, nikahın sona ermesiyle mehir muacceliyet kazanır ve ödenmesi gerekir. Başka bir deyişle, boşanma halinde kocanın bu mehri ödemesi gerekir; ölüm halinde de, bırakmış olduğu terikeden ödenir.

 

Mekîl

 

Mekîl, kile, şinik gibi hacim ölçüleriyle alınıp satılan mallardır. Buğday, arpa, pirinç gibi mallar bu tür mallardan olup, bunlara keylî de denilmektedir. Ölçek ile değerlendirilen bu mallar, mislî mallardandır ve ribâ cereyan eder. (bk. Keylî, Ribâ)

 

Mekrûh

 

Sözlükte mihnet, şiddet, şer, sevilmeyen anlamlarına gelen mekrûh, dinî bir kavram olarak, Şâri’ tarafından kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda yapılmaması istenen fiil demektir.

 

Bu tanım fakihlerin çoğunluğuna göredir. Hanefîler ise mekrûhu, tahrimen mekruh ve tenzîhen mekrûh olmak üzere ikiye ayırırlar.

 

Tahrîmen mekruh, zannî bir delil ile kesin olarak yapılmaması istenen şeydir. Bu yasak esas olarak, haram gibi yapılmaması kesin ve bağlayıcı olarak istenmiştir. Ancak, bu talep haber-i vahit gibi sübut bakımından kesin olmayan bir delile dayandığından veya delaletindeki bir kapalılıktan dolayı haramlığı kesin olarak sabit olmamıştır. Bu sebeple Hanefîlerin açıklamış oldukları bu mekruh türüne amelî haram da denilmiştir. Yani bu davranışların yapılmaması haram hükmündedir. Bunları işlemek, haram bir fiili işlemek gibi cezayı ve kınanmayı gerektirir; bunlardan uzak durmak ise övülmeyi ve sevabı müstelzimdir. Ancak inanç yönünden farklılık vardır; haram olmadığını söyleyen kimse kâfir olmaz. Meselâ, erkeğin altın takması, ipek giymesi böyledir.

 

Tenzîhen Mekrûh ise, Şâri’in bağlayıcı ve kesin olmayan bir tarzda yapılmamasını istediği fiildir. Başka bir ifadeyle, yapılmaması yapılmasından daha iyi olan davranıştır. Bu tür fiilleri işlemek cezâ ve kınamayı gerektirmez. Ancak bunlardan kaçınmak, övülmeyi ve sevabı gerektirir. Dinî salabeti olan, faziletli kişiler bundan kaçınırlar. Cemaate giden kimsenin soğan sarımsak yemesi, ikindi namazından sonra, kerahat vaktine kadar nafile namaz kılmak bu tür mekruhtur.

 

Memlûk

 

Mülk edinilen şey, birinin malı veya köle anlamlarına gelmektedir. (bk. Köle, Mülk)

 

Memnû’

 

Yasaklanmış, menedilmiş şey anlamına gelir. (bk. Haram)

 

Menâsik

 

Menâsik, ibadetgah, ibadetin zühtün yolu, usulü, kurban boğazlanacak yer, bir adamın alıştığı yer anlamlarına gelen mensek kelimesinin çoğuludur. Dinî bir kavram olarak, en geniş anlamda ibâdet, Allâh’a yakınlaşmak için yapılan her türlü taat; dar anlamda, hac ibadeti esnasında yerine getirilmesi gereken vazifeler; en dar anlamıyla, kurban kesmek ve kurban kesilen yer anlamına gelmektedir. Dini bir kavram olan ve aynı kökten türeyen nüsük kelimesi de aynı anlamlarda kullanılmaktadır. Ayrıca hacc menâsiki anlamına meşâir de denilmektedir.

 

Menâsik ve nüsük kelimeleri en geniş anlamıyla ibâdet, Allâh’a yakınlaşmak için yapılan her türlü taat anlamına gelmektedir. Yüce Allâh, Kur’an-ı Kerim’de “De ki, ‘Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, alemlerin Rabbi Allâh içindir’ ” buyurmaktadır (En’am 6/162). (bk. İbadet)

 

Menâsik kelimesi daha en yaygın kullanımıyla hacc ibadetini oluşturan törenlerin tamamı, hacc esnasında yerine getirilmesi gereken vazifeler anlamına gelmektedir. Hz. İbrahim’in, Kâbe’nin inşasını tamamlayınca menâsiki kendisine öğretmesi hususundaki duası Kur’an’da anlatılmaktadır (Bakada 2/128). Hz. İbrahim Kâbe’nin inşasını tamamlayınca “Yâ Rab! Kâbe’nin inşasını tamamladım, şimde bana menâsiki öğret.” diye dua eder. Bunun üzerine Allâh Teâlâ Cebrâil’i gönderir. Cebrâil de, Hz. İbrahim’e hacc yaptırır. Haccın nasıl yapılacağını öğretir. Hz. Peygamber de, haccın fiilleri ve meydana getiren alt ibadetleri hakkında menâsik tabirini kullanmış; “Hac menâsikini benden alın, benden gördüğünüz gibi yapın” buyurmuştur (Müslim, Hac, 310). Buna göre, Kâbe’yi tavaf etmek, Safâ ile Merve arasında sa’y etmek, Arafat ve Müzdelife vakfeleri, Şeytan taşlama, kurban hacc menâsikindendir.

 

En dar anlamıyla menâsik veya nüsük kurban anlamına gelmektedir. Kesilen kurbana nesîke denir. Kur’an-ı Kerim’de, “Her ümmet için, Allâh’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanların üzerlerine O’nun adını anarak kurban kesmeyi (mensek) meşru kıldı.” buyurulmaktadır (Hac 22/34). Özel olarak ise, Hacda kesilen kurban demektir. Kur’an’da, “İçinizde hasta olan veya başından rahatsız bulunan varsa fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi, ya da kurban kesmesi gerekir” buyurulmaktadır (Bakara 2/196).

 

Mendûb

 

Sözlükte elçi, delege, davet edilen şey gibi anlamlara gelen mendûb, dinî bir kavram olarak, Şâri’in yapılmasını bağlayıcı olmaksızın istediği fiillerdir. Başka bir ifadeyle, kesin olmayan bir tarzla yapılması istenen davranışlardır. Bu iki şekilde olabilir; ya fiilin yapılmasının istendiği ifade bağlayıcı değildir; ya da, ifade bağlayıcı olmakla birlikte, onun bağlayıcılık niteliğini kaldıran bir karine mevcuttur. Bu karine bir nass olabileceği gibi, fıkhın genel kaideleri de olabilir. Mendubu işleyen sevap ve mükafata hak kazanır; terk eden ise kınanmaz. Mendûb için, sünnet, müstehab kavramları da kullanılmaktadır.

 

Mendûb üçe ayrılır:

 

Sünnet-i Müekkede; dinî vecîbelerin birer tamamlayıcısı konumunda olan fiiller ile Hz. Peygamber’in devam ettiği fakat bağlayıcı olmadığını göstermek maksadıyla bazen terk ettiği veya bizzat edasının vacip olmadığına işaret ettiği sünnetlerdir. Ezan, sabah namazının sünneti, mazmaza-istinşak böyle sünnetlerdendir. Bu tür sünnetlere sünnet-i hüdâ da denilmektedir.

 

Bu kısma giren mendubu yerine getirmek sevabı gerektirir, terk etmek ise, cezayı gerektirmemekle birlikte, hoş karşılanmaz.

 

Sünnet-i Gayr-i Müekkede; Hz. Peygamber’in bazen yapmış oldukları, ibadet nevinden fiilleridir. İkindi namazının sünneti ile yatsı namazının ilk dört sünneti bu sünnetlerdendir. Bunlara müstehab da denir. Bu kısma giren mendûbu işleyen sevabı hak eder; terk eden ise, kınanma ve azarlanmaya müstehak olmaz.

 

Sünnet-i Zevâid; Hz. Peygamber’in, dini tebliğ ve açıklama niteliği taşımayan, bir insan olarak yapmış olduğu fiillerdir. Hz. Peygamber’in yemesi, içmesi, giyinmesi böyledir. Bazı alimler, onun bu davranışlarını da mendûb olarak kabul etmişlerdir. Ancak bunlar mendûb dahi olsalar, diğerlerinin derecesinde değillerdir. Bir kimse, Hz. Peygamber’e olan sevgisi ve bağlılığından dolayı, ona benzeme ve uyma niyetiyle Hz. Peygamber’in bu tür davranışlarını işlerse sevap kazanır. Bu fiilleri terk eden ise, kötü bir davranişte bulunmuş sayılmaz.

 

Menfaat

 

Sözlükte fayda, yarar anlamına gelen menfaat, fıkıhta, genel olarak fayda anlamına geldiği gibi, özel olarak da bir malın kullanımı, maldan istifade etmek manasına da gelmektedir.

 

Fıkıh usulünde, delillerden biri olarak kabul edilen maslahat, menfaat prensibi üzerine kurulmuştur. Bu esas, zararın def'i, menfaatin celbi şeklinde ifade edilmiştir. İslâm dininin getirmiş olduğu hükümler ve kuralların tamamı insanların yararınadır. Ancak bunların anlaşılabilmesi için, dinin esas almış olduğu yararların fert ve toplum dengesi içerisinde mütalaa edilmesi gerekir. Toplumun yararı için ferdin ezilmemesi, ferdin yararı için de toplumun menfaatlerinin feda edilmemesi gerekir.

 

Özel olarak menfaat, İslâm hukukunda kabul edilen mülkiyet şekillerinden biridir. Menfaat mülkiyeti, eşyanın aynına değil de bunlardan istifade etmeye, faydalanmaya ait olan ve bunu sağlayan mülkiyettir. Evde oturma, tarlayı ekme bu tür mülkiyettir.

 

Menfaat mülkiyeti, şahsa bağlı menfaat mülkiyeti ve ayna bağlı menfaat mülkiyeti olmak üzere ikiye ayrılır. Menfaat mülkiyeti, sahibi veya selahiyetli kişi tarafından izin verilmesiyle, kiralamak suretiyle, ariyet akdiyle, vakıf veya vasıyet yoluyla elde edilir.

 

Menfaat mülkiyeti, zaman, mekan ve vasıf bakımından sınılandırılabilirler. Üç ay süreyle evde oturma, dört kişiden fazla binmemek kaydıyla arabayı kullanma gibi kayıtlar konulabilir. Kullanım süresi dolduğunda menfaat konusu mal sahibine iade edilir. Menfaat konusu mal, kullananın elinde emanet hükmündedir; bir kusuru olmaksızın telef olması halinde tazmîn etmez. Menfaat kiralama akdinde olduğu gibi bir bedel karşılığı elde edilmişse, malın masrafları mal sahibinedir; menfaat ariyet akdinde olduğu gibi ücretsiz olarak elde edilmişse, masraflar eşyadan istifade eden kişiye aittir.

 

Meni

 

Erlik suyu veya sperm anlamına gelir. Sarımtrak beyaz renkte ve yumurta akına benzeyen kaykan bir mayidir. Kuruduğunda kül renginde bir leke bırakır. Meninin şehvetle vücuttan çıkması, başka bir ifadeyle lezzetle ve süratle dışarıya çıkması kişiyi cünüp eder. Bu durumdaki bir kişi yıkanmadıkça namaz kılamaz, mescide giremez, Kur’an okuyamaz, Kur’an’a dokunamaz, Kabe’yi tavaf edemez. Meninin, hastalık, darbe, yüksekten atlama ve benzeri sebeplerle vücuttan çıkması ise, cünüplüğü gerektirmez. (bk. Cünüp)

 

Mes’â

 

Hac veya umre yapan kimselerin, Safâ ile Merve arasında, sa’y ettikleri yere verilen isimdir. (bk. Sa’y)

 

Mesâlih-i Mutebere

 

Şâri’ tarafından muteber olduğuna dair bir delil bulunan maslahatlardır. (bk. Maslahat)

 

Mesâlih-i Mülgâ

 

Şâri’ tarafından muteber olmadığına dair bir delil bulunan maslahatlardır. (bk. Maslahat)

 

Mesâlih-i Mürsele

 

Şâri’ tarafından muteber veya geçersiz sayıldığına dair hakkında delil bulunmayan maslahatlardır. (bk. Maslahat)

 

Mesbûk

 

Sözlükte geride kalan, yenilen, sonradan yetişen gibi anlamlara gelen mesbûk, dinî bir kavram olarak, cemaatle kılınan namaza baştan yetişemeyip, ilk rekatin rükuundan sonra imama uyan kimse demektir.

 

İmam ile birlikte rükuu yapamayan, yani imam ile birlikte sübhanallah diyecek kadar rükuda bulunmayan kimse o rekatı kaçırmış sayılır. İlk rekatın rükuunda imamam yetişemeyen kimseye mesbûk denir. Mesbûk, imam selam verince, imam sehiv secdesi yapmazsa, beklemeden ayağa kalkar ve cemaatle kılamadığı rekatları tek başına tamamlar.

 

Mesbûk, imamla birlikte kılamadığı rekatları kazaya başladıktan sonra, tek başına namaz kılan kimse gibidir. Sübhaneke duasını, fatiha ve zammu sureleri, tek başına kıldığı namazlardaki gibi okur. İlk rekatı kaçıran, ayağa kalkar ve bir rekati kıldıktan sonra tahiyyata oturarak namazını tamamlar. İkinci rekatı kaçıran, iki rekatı da kaza ettikten sonra, tahiyyata oturur ve selam vererek namazını tamamlar. Anca üç rekatli bir namazda iki rekatı kaçırmış ise, bir rekat kıldıktan sonra tahiyyata oturur, tahiyyatı okuduktan sonra bir rekatı da kılarak namazını tamamlar. Dört rekatlı namazlarda üçüncü rekatı kaçıran ise, bir rekatı kıldıktan sonra tahiyyata oturur, daha sonra ayağa kalkar ve iki rekatı kıldıktan sonra tahiyyata oturur ve namazını tamamlar.

 

Tek başına kıldığı bölümlerde sehiv secdesi gerektiren bir hata yaptığında, namazın sonunda sehiv secdesi yapar. İmam sehiv secdesi gerektiren bir davranışta bulunmuşsa, kaçırdığı rekatları kaza etmek için kalkmadan önce, imam ile birlikte sehiv secdesi yapar ve daha sonra ayağa kalkarak kaçan rekatları kaza eder.

 

Mesh

 

Sözlükte silmek, gidermek, su veya yağla ovuşturmak, yeri ölçmek, seyahat etmek, vurmak gibi anlamlara gelen mesh, dinî bir kavram olarak, abdestte elin ıslaklığıyla bir uzuv, mest veya sargı üzerinde gezdirilmesi; teyemmümde, toprağa vurulan ellerle kolların ve yüzün ovulması anlamına gelir.

 

Sağlıklı kişinin abdest alırken başını, ense ve kulaklarını meshetmesi aslî hükümdür. Başın meshedilmesi farz, diğerleri ise sünnettir. Ancak sargı veya mestlerin üzerinin mesh edilmesi veya bir uzuvda yara veya hastalık bulunması sebebiyle yıkanamaması sebebiyle mesh edilmesi bedel bir işlemdir; yani başka bir şeyin yerine geçmektedir. Mest üzerine meshetmek ayağın yıkanması yerine geçer, sargı üzerine mesh etmek veya yıkanamadğı için bir uzvu meshetmek ise, o uzvun yıkanması yerine geçer. (bk. Abdest, Cebîre, Mest)

 

Mest

 

Mest, ayakları topuklarıyla beraber örten ayakkabıya verilen isimdir. Abdest alırken ayağa giyilen mestlerin üzerine meshetmek caizdir. Ancak üzerine mesh edilebilmesi için mestin,

 

a) Ayaklar yıkanarak alınan bir abdestten sonra giyilmeş olması,

 

b) Ayağa giyilmiş olarak normal bir yürüyüşle on iki bin adım veya daha fazla yürüyecek kadar dayanıklı,

 

c) Mestler bağsız olarak ayakta durabilecek kadar sağlam, kalın olmalı,

 

d) Mestlerin her birinde, ayak parmağının küçüklerinden üçünün gireceği kadar genişlikte delik bulunmaması,

 

e) Hemen suyu emerek ayağa geçirmemesi,

 

f) Mesti giyenin ayağının önünde, elin küçük parmağıyla en az üç parmak yer bulunması gerekir.

 

Abdestli olarak ayağına mest giyen kimse, mest giydikten sonra ilk defa abdestinin bozulmasından sonra mukim ise, bir gün, yolcu ise üç gün mestleri üzerine mesh edebilir. Mesh ile abdest aldıktan sonra, abdestli iken ayağından mestlerini veya birini çıkarırsa, hades ayağına geçmiş kabul edilir ve abdestini bozmadan ayaklarını yıkayıp tekrar mestleri giymesi gerekir. Abdestsiz çıkarmışsa, ayağını yıkayarak abdest alması gerekir. Süresi dolduğunda ise, abdestli ise mestleri çıkarıp ayaklarını yıkaması yeterlidir; abdestsiz ise ayağını yıkayarak tam abdest alması gerekir.

 

Meşâir (Meşâiru’l-Hacc)

 

Hac menâsiki anlamında, hacc ibadetini oluşturan törenlerin tamamı, hacc esnasında yerine getirilmesi gereken vazifeleri ifade etmek için kullanılmaktadır. (bk. Menâsik)

 

Meşakkat

 

Meşakkat güçlük, zor ve zahmetli olmak anlamlarına gelmektedir. İslâm’da genel olarak hükümlerin dayandığı prensipler; temîn-i maslahat, tevzî-i adâlet, adem-i harac, az teklif ve tedrice riayet şeklinde açıklanmaktadır. Diğer taraftan mükellefin bir fiille sorumlu tutulması için; fiiin mükellef tarafından tam olarak bilinebilmesi ve yapmak veya yapmamak mükellefin gücü dahilinde olması gerekir. Ancak, bazı fiiller vardır ki, bunlar mükellefin yapabileceği işler olmakla birlikte, yapılması veya muhtazam bir şekilde sürdürülmesi meşakkate yol açar.

 

İnsanın karşılaştığı meşakkat ikiye ayrılır:

 

a) İnsanın tahammül edebileceği ve sürekli katlandığında hiçbir işine zarar getirmeyecek olan meşakkatlerdir. Bu tür meşakkatler teklife mani değildir. Zira, hayatta meşakkatsiz bir yoktur. Hac, oruç böyle meşakkatleri içeren ibadetlerdir. Yüce Allâh, mükellef tuttuğu bu fiillerdeki meşakkatin kendisini değil, meşakkate katlanmanın sonunda ortaya çıkacak olan faydalı sonucu murat etmektedir.

 

b) Takatı sonuna kadar sarf etmedikçe tahammül edilip yerine getirilmesi mümkün olmayan meşakkatler. Bu meşakkatlere sürekli katlanılması mal veya canın telef olmasına, bir çok faydalı işin kesintiye uğramasına yol açar. İftar etmeden peş peşe oruç tutmak, geceleri devamlı olarak ibadetle geçirmek böyle meşakkatlerdendir. Yüce Allâh, insana böyle meşakkatlere katlanma sorumluluğu yüklemez ve böyle meşakkat içeren bir fiille mükellef tutmaz. Ancak bazı istisnaî hallerde, daha önemli yararların korunması için böyle meşakkatler de teklif edilebilir. Fakat bu devamlı olarak istenmeyeceği gibi, farz-ı ayın şeklinde herkese de şamil olmaz. Dini, vatanı korumak için cihat böyle bir tekliftir; herkes mükellef olamayacağı gibi, sürekli de tahammül edilemez.

 

Meş’aru’l-Harâm

 

Mekke’de, Arafat ile Mina arasında, Müzdelife’nin sonunda Kuzah tepesinin civarına verilen isimdir. Bu yer hürmetli olması ve burada haccın şiarlarından olan gecelemek, vakfe yapmak, namaz kılıp dua gibi ibadetler yapıldığından Meş’aru’l-Haram diye isimlendirilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de, “(Hac mevsiminde) Rabbinizden refah istemenizde bir sakınca yoktur. Arafat'tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin ve O'nu size gösterdiği şekilde anın. Şüphesiz siz daha önce yanlış gidenlerden idiniz.” buyurulmaktadır (Bakara 2/198). Hz. Peygamber de, burada sabaha kadar kalarak dua etmişlerdir (Müslim, Hac, 148).

 

Bu ayet ve Hz. Peygamber’in uygulamasından hareketle Hanefîler, Müzdelife’de vakfe yapılmasının vacip olduğunu söylemişlerdir. Hacılar Arefe günü güneş battıktan sonra Arafat’tan Müzdelife’ye gelirler ve burada akşam ile yatsı namazını cem ederek, yatsı namazının vaktinde kılarlar. Sabaha kadar burada kalıp dua ederler. Bayram günü sabah namazını burada kıldıktan sonra Mina’ya hareket ederler.

 

Meşrû’

 

Meşrû’ kanuna uygun, dine uygun, dinin kabul ettiği, caiz gördüğü şey anlamına gelmektedir. Ayrıca Hanefîlere göre, mendub ve vacip olmaksızın dinin koymuş olduğu veya kabul etmiş olduğu şey anlamına gelmektedir.

 

Metâ’

 

Dinî literatürde, özellikle Kur’an-ı Kerim’de metâ’ kelimesi, sözlük anlamıyla uygun olarak birkaç farklı manada kullanılmaktadır. Metâ’, faydalanma manasına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, “Sizden ölüp de (dul) eşler bırakan kimseler, zevcelerinin, bir yıla kadar evlerinden çıkarılmadan faydalanmaları hususunda (sağlıklarında) vasiyet etsinler.” (Bakara 2/240); “Allah: Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır, buyurdu.” (A’râf 7/24) denilmektedir.

 

İkinci olarak, fayda, menfaat anlamına gelmektedir. Kur’an’da “Ey insanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir; (bununla) sadece fâni dünya hayatının menfaatini elde edersiniz; sonunda dönüşünüz yine bizedir. O zaman yapmakta olduklarınızı size haber vereceğiz.” buyurulmaktadır (Yunus 10/23).

 

Üçüncü olarak, her türlü kendisinden faydalanılan şey demektir. Kur’an’da, “Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, nişanlı atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının metâıdır. Halbuki gidilecek yerin güzeli, Allah katındadır.” buyurulmaktadır (Âl-i İmrân 3/14).

 

Dördüncü olarak, iktisâdî değeri olan şey, mal anlamına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, “İçinde kendinize ait eşyanın bulunduğu oturulmayan evlere girmenizde herhangi bir sakınca yoktur. Allah, sizin açığa vurduklarınızı da, gizlediklerinizi de bilir.” denilmektedir (Nur 24/29). Fıkıh’ta bu sonuncu mana daha çok kullanılmaktadır. Bazı alimler metâ’ veya mut’a kelimesenin iktisâdî değeri olan mal anlamına gelmesinden hareketle, mehirin mal olması gerektiğini söylemişlerdir.

 

Metâf

 

Tavaf edilen yer anlamına gelir. Mescid-i Haram içerisinde, tavaf etmek için tahsis edilen yeri ifade eder. (bk. Tavaf)

 

Mevâlî

 

bk. Mevlâ.

 

Mevat Arazi

 

bk. Arâzî (Arâzî-i Mevât).

 

Mevkuf Akid

 

Mevkûf sözlükte, vakfedilen, işinden alınan, hapsolunan, durdurulan gibi anlamlara gelmektedir. Bir fıkıh terimi olan mevkuf akid ise, akit için gerekli olan rükünler ile sıhhat şartları bulunduğu halde, nefâz (yürürlük) şartlarını taşımayan akitlere denir. Mevkuf akitler kurulmuş olmakla birlikte, hüküm ve sonuçlarını başlangıçta meydana getirmez. Ancak başlangıçta eksik olan bu şartların tamamlanmasıyla akit, hukuki sonuçlarını tam olarak meydana getirir.

 

Hükümleri bakımından mevkuf akitleri iki gurupta incelenebilir; 1) Ehliyet eksikliğinden dolayı mevkuf akitler, 2) Akdin konusu üzerinde başkalarının da hakkı bulunduğu için mevkuf olan akitler.

 

Temyiz çağındaki çocuklar ile böyle sayılan mahcurların yapmış olduğu satım ve kira akdi gibi hem fayda, hem de zarar getirmesi muhtemel olan tasarrufları böyledir. Bu tasarruflar mevkuf olarak meydana gelirler; velî veya vasînin izni üzerine, akit hükümleri işlerlik kazanır, izin vermemeleri halendi, akit batıl olur, hukuki sonuç doğurmaz. Velî veya vasî hiçbir açıklama yapmazsa, zaman sınırı olmaksızın akit mevkuf olmaya devam eder. Bu arada sebebin ortadan kalkması ile hacir kaldırılırsa, velî veya vasînin iznine gerek olmaksızın bizzat kendisi akdi geçerli kılarlar.

 

Temsil yetkisi bulunmadığı ve bir zaruret bulunmadığı halde, başkası namına tasarrufta bulunan fuzulinin tasarrufu, rehin olarak verilen mal üzerinde, rehin alan kişinin izni olmaksızın sahibinin yapmış olduğu tasarruf, ölüm hastalığında bulunan bir şahsın, varislerinin zararına veya bir kısım varislerinin lehine yapacağı tasarruflar böyle mevkufturlar. Hak sahibi kişilerin izniyle yürürlük kazanır.

 

Mevlâ

 

Sözlükte Rab, efendi, seyyit, komşu, malik, kul, köle azad eden, bir işi gören , idare eden, azat olmuş köle, yakın, hısım, yardımcı, ihsan eden adam, ihsan olunan adam, dost, sevdiği kimse, antlaşma yaptığı kimse gibi anlamlara gelen mevlâ, bir fıkıh terimi olarak azat edilen köleler ile azat eden sahipleri için kullanılmaktadır. Çoğulu mevâlîdir.

 

Kur’an-ı Kerim’de yirmiden fazla yerde geçen mevlâ kelimesi, daha çok Rab manasında kullanılmıştır. Bunların da çoğu Allâh Teâlâ’nın sıfatı olarak kullanılmıştır. Bir yerde putlar için (Hacc 22/13); bir yerde köle (Nahl 16/14); bir yerde dost ve bir yerde de uygun olan, yaraşan anlamında kullanılmıştır.

 

Fıkıhta mevlâ tabiri, azât edilen köle ve köleyi azât eden efendisi için kullanılmaktadır. Köle ile azat eden arasında yakınlık ve yardımlaşma devam ettiği için her ikisine de mevlâ denilmiştir. Miras hukukunda, azat edilen kölenin ashab-ı ferâiz veya asabeden bir yakının bulunmaması halinde, köleyi azat eden kişi veya onun asabesi köleye mirasçı olur. Buna sebebî asabe denir.

 

Mevle’l-Muvâlât

 

Kelime anlamıyla yardımlaşma sözleşmesi demek olan mevle’l-muvâlât, fıkıhta, bir gayrimüslimin iman ederek, bir Müslümanla, ihtiyaç olursa Müslüman’ın diyet borcunu ödemesi, buna karşılık kendisine mirasçı olması üzerine yapılan bir anlaşmadır. Bu bir nevi yardımlaşma akdidir; böylece İslâm'a girip de akraba çevresi bulunmayan bir kimse, Müslüman toplumda kendine yardımcı ve çevre oluşturmuş olur. Müslümanın akdi kabul etmesi üzerine, İslâm'a giren kişinin diyet ödemesi gerektiğinde, anlaşma yaptığı mevlâsı diyetini öder; öldüğünde de geride mirasçısı bulunmadığında mirası himayeyi kabul eden Müslüman alır. Böyle bir kimsenin muvâlât yoluyla mirası alabilmesi için, İslâm'a girip muvâlât akdi yapan kimsenin;

 

Hür olması; köle veya azât edilmiş bulunmaması,

 

Karı veya kocası dışında asabe, ashab-ı ferâiz ve zevi’l-erhâmdan mirasçı olacak bir akrabası bulunmaması,

 

Akdi yapanları akıllı ve buluğ çağına ermiş bulunmaları gerekir.

 

Mevt

 

Mevt ölüm demektir. Ölüm, tıbbî ve hukukî olarak bir insanın hayatının sona ermesidir. Ölüm hadisesi, ölüme şahit olmak, ölüm haberini almak ve bazen de mahkeme kararı ile sübut bulur. Bir şahıs ölünce, cenâzesine yönelik  teçhiz, tekfin işleminden sonra cenâze namazı kılınır ve defnedilir. Malı ise öncelikle cenaze işlemlerine harcanır, sonra borçları ödenir, artarsa varislerine intikal eder.

 

Mevzûn

 

Mevzûn, kilo, gram gibi ağırlık ölçüleriyle alınıp satılan mallardır. Altın, gümüş, demir gibi mallar bu tür mallardan olup, bunlara veznî de denilmektedir. Tartıyla ölçülen bu mallar, mislî mallardandır ve ribâ cereyan eder. (bk. Keylî, Ribâ)

 

Meyte

 

Meyte, ölmüş veya İslâm'a uygun olarak kesilmeyen, öldürülen hayvan, leş, murdar demektir. Meytenin yenmesi ve akde konu olması dinen haram kılınmıştır. Yüce Allâh, “Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, (taş, ağaç vb. ile) vurulup öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş (hayvanlar ile) yırtıcı hayvanların yediği hayvanlar -ölmeden yetişip kestikleriniz müstesna- dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyle kısmet aramanız size haram kılındı.” buyurmaktadır (Mâide 5/3). Ancak zarûret halide bunların yenmesine izin verilmiştir; “Şüphesiz (Allâh) size ölü hayvan etini, kanı, domuz etini, Allâh’tan başkası için kesilen hayvanı haram kılmıştır. Fakat darda kalıp da yemek zorunda kalana, arzu etmemek ve zarûret miktarını aşmamak kaydıyla günah sayılmaz.” buyurulmuştur (Bakara 2/173). Meytenin İslâm'a göre ekonomik değeri olmadığından, alışverişte konu olması da caiz değildir.

 

Meyyit

 

Meyyit, tıbben ve hukuken hayatı sona ermiş insan, ölü anlamına gelmektedir. (bk. Mevt, Cenâze)

 

Mezhep

 

Sözlükte gidilecek yol, gidilecek yer, görüş, doktrin, akım, gitmek ve takip etmek gibi anlamlara gelen mezhep, dinî bir kavram olarak, kendi içinde tutarlı bir metot ve düşünce sistemine sahip itikâdî ve amelî doktrin manasına gelir. Mezhep kurucusu imam veya müçtehit, hüküm çıkarmada kullanılan delliller ile aslî delillerden hüküm çıkarma metotlarını belirleyen kimselerdir. Bu usül farklılıkları ile bunlara dayalı olarak ortaya çıkan hükümlerdeki farklılıklar mezhepleri oluşturmuştur.

 

İslâm literatüründe mezhepler itikadî mezhepler ve amelî (fıkhî) mezhepler olmak üzere ikiye ayrılır. Tarih sahnesine çıkışı bakımından itikâdî mezhepler daha önce olup, oluşmasının arkasında siyasî sebepler yatmaktadır. Önce siyasi sebeplerle ortaya çıkan ayrılıklara, daha sonra dinî dayanak aranmış ve böylece itikâdî mezhepler ortaya çıkmıştır. İtikadî mezheplerin ihtilaf noktaları, hilâfet, büyük günah, kader, Allâh’ın sıfatları gibi konular oluşturmaktadır. İtikadî mezhepler ehl-i sünnet mezhepleri ve ehl-i sünnet dışı olmak üzere ikiye ayrılır. Ehl-i sünnet mezhebleri; Maturîdiyye, Eş’ariyye ve Selefiyye’dir. Ehl-i Sünnetin dışındaki itikâdî mezheplerden Hâriciyye, Mutezîle, Şîa, Mürcie, Müşebbihe, Cebriyye ise, bunların meşhurlarındandır.

 

Fıkhî mezheplerin ortaya çıkışı ise, dinî sebeplere dayanmaktadır. Hz. Peygamber döneminde bir ihtilaf söz konusu değildi. Zira bir problem olduğunda Hz. Peygamber’e sorularak çözümleniyordu. Hz. Peygamber’den sonra, sahabe ve tabiûn döneminden itibaren görüş ayrılığı başlamış, asr-ı saadetten uzaklaştıkça da bu ihtilaflar çoğalmıştır. Bu görüş ayrılıklarının sebepleri şöyle sıralanabilir:

 

Kitap ve sünnette geçen bazı kelime ve cümlelerin farklı anlaşılması ve yorumlanması,

 

Sözün hakikat veya mecaz anlamlarına çekilebilmesi,

 

Hadislerin bilinmemesi, sıhhat derecesi ve ölçüsü konusundaki farklı telakkiler,

 

İçtihat usûl ve gücünün farklılığı,

 

Sosyal ve tabiî çevrenin tesiri.

 

Bu sebeplerden kaynaklanan görüş ayrılıkları bulunmakla birlikte, müçtehit imamlar devrine kadar mezheplerden söz edilmemektedir. Her merkezde birçok alim ve müçtehit bulunmakta, soruları cevaplandırmakta ve davaları halletmektedirler; fakat bunlara izafe edilen bir mezhep yoktur. Bu devirde, fıkhın ve fıkıh usulünün tedvin edilmesi, nazari konularda içtihat edilmeye başlanması, fıkıh mekteplerinin teşekkül ederek münazara ve münakaşaların başlaması gibi sebeplerle mezhepler oluşmuştur.

 

Dördüncü asra kadar bir kimsenin, dinî-amelî hayatında bir mezhebe bağlanmasının gerekliliğini ortaya atan olmamıştır. Tatbikatta, müçtehit olmayanlar, herhangi bir müçtehitten meselesinin hükmünü sorar aldığı fetvaya uyabilir; fakat artık bütün meselelerini aynı müçtehide sorma mecburiyetini hatırına bile getirmezdi. Alimler de, mezhep hükümlerine, imamın görüşlerine göre değil, Kitap ve sünnet delillerine göre hüküm verirlerdi.

 

Mezheplerin teşekkülünden bir müddet sonra, içtihat terbiye ve kültürünün değişip zayıflaması, hazır hükümlerin çoğalması, siyasî baskı gibi çeşitli nedenlerle mezhep taassubu meydana gelmiştir. Bununla birlikte bir mezhebe bağlılığın lüzumu da gündeme gelmiştir. Müteahhirundan olan mezhep mukallit ve mutaassıpları, her mükellefin dört mezhepten birine bağlanmasının vacip olduğunu ve mezhebini terk edene ta’zir tatbik edilmesi gerektiğini iddia etmişlerdir. Buna mukabil, diğer bazı usulcüler ise, bir mezhebe bağlanmanın gerekli olmadığını, belki caiz olabileceğini, gerektiğinde o mezhebi bırakıp başka bir mezhebe geçebileceğini kabul etmişlerdir.

 

Herhangi bir mezhebe bağımlı kalmanın gerekli olmadığını kabul edenler, bunun bir kolaylık, genişlik olduğunu, rahmet olduğunu ileri sürmüşler ve Hz. Peygamber’in “ümmetimin ihtilafı rahmettir” mealindeki hadisini delil olarak göstermişlerdir.

 

Herhangi bir mezhebe bağlılığın gerekliliğini savunmak ne kadar hatalı ve yanlış ise, “içtihat edemeyen kişinin karşılaştığı bütün meselelerde belirli bir imamı taklit etmesi vacip değildir; dilediği müçtehidi taklit edebilir. Zira ümmetin ihtilafı rahmettir.” demek de o derece yanlıştır.

 

Öncelikle ileri sürülen bu hadis sahih olmayıp, munkatı’dır. Ayrıca bu hadis, ittifakla ilgili pekçok ayet ve hadisle de çelişmektedir. Bununla birlikte, bu hadisin Hz. Peygamber’den varit olduğunu kabul etmiş olsak bile, bu anlamda söylenmediği, belki, değişik görüşlerin  tartışılmasından, gerçeğin ortaya çıkacağına, fikir ve düşünce özgürlüğüne, farklı görüşlerin tartışıldığı bir ortamda düşünürlerin ufkunun daha geniş olacağına işaret ettiği söylenebilir.

 

Doğru sadece bir tanedir. Bütün müçtehitler bu doğruya ulaşmak, onu bulmak için gayret sarf etmişlerdir. Eğer doğruya ulaşabilmişlerse iki ecir, hata etmişlerse bir ecir kazanmışlardır. Aynı şekilde, mukallitlerin de, doğruya ulaşmak için gayret sarf etmeleri gerekir. Dolayısıyla, delilsiz olarak, körü körüne taklit etmek yerine, delillerine bakılarak kanaat getirilmesi, yani ittiba’ edilmesi gerekir. Hz. Peygamber, “pek çok  müftü fetva verse de, kalbine danış.” derken buna işaret etmektedir. Vicdanen doğru olduğuna inanmadan bir fetvaya uymak caiz değildir.

 

Sonuç olarak; herkesin, hükmü asıl kaynaklarından, Kur’an’dan ve sünnetten alması gerekir. Buna gücü yetmeyenler ise, bir imama veya müçtehide ittiba’ edebilir. İttiba’ ise körü körüne taklit anlamına gelmeyip, müçtehidin deliline bakarak tercihte bulunmak, onun görüşünü paylaşmak anlamını taşımaktadır. Bir mezhebe bağlılığın gerekliliğini savunmak kadar, kişi muhayyerdir, dilediği müçtehidi taklit eder demek de doğru değildir. Verilen fetvanın kişinin vicdanını tatmin etmesi gerekir.

 

Mezi

 

Mezi, dokunma, düşünme veya bakma gibi sebeplerle intişar halinde erkeklerden gelen ince beyaz sıvıya denir. Bunun dışarı çıkışında şiddet olmadığı gibi, geldikten sonra teskin olması da söz konusu değildir.

 

Mezinin gelmesi kişiyi cünüp etmemekle birlikte abdesti bozar. Namaz kılmak isteyenin gusletmesi gerekmez, abdest alması yeterlidir.

 

Mîkât

 

Sözlükte bir işi görmek için verilen zaman, bir işin yeri anlamlarına gelen mîkât, dini bir kavram olarak, Harem bölgesine dışarıdan gelenlerin, ihrama girilmesi gereken yerlerdir. İhramsız olarak bu sınırları geçmek caiz değildir. Ancak Harem bölgesine giden kişiler daha önde ihrama girebilirler. Mîkât yerleri, Mekke’ye Medine yönünden gelenler için Zülhuleyfe; Şam istikametinden gelenler için Cuhfe; Irak cihetinden gelenler için Zat-ı Irk; Necid tarafından gelenler için Karn; Yemen yönünden gelenler için de Yelemlem’dir

 

Mina

 

Mekke’ye 4,5 km. mesafede, Arafat’a giden yol üzerinde, Müzdelife ile Mekke arasında, Harem sınırları içerisinde bir bölgenin ismidir. Hanefîlere göre şeytan taşlama günlerinde Minâ’da gecelemek sünnettir. Diğer mezheplere göre ise vaciptir. Zilhicce ayının 10. günü sabahı hacılar Müzdelife vakfesinden sonra, Meş’arü’l-Haram’dan Mina’ya intikal ederler ve burada teşrîk günlerinde ikamet ederler. Hacılar Minâ’ya gelince Akabe Cemresine yedi taş atarlar, kurban keserler ve traş olarak ihramdan çıkarlar. Zilhiccenin 11, 12 ve 13. günleri ise, üç cemreye yedişer taş atılır. Ancak, dördüncü gün orda kalarak şeytan taşlamak zorunlu değildir.

 

Mîras

 

Mîras, vefat eden kimsenin geride bıraktığı mallarda hakkı olan şahıslar ile her birinin payını ve bu paylarla ilgili hesap şekillerini gösteren hükümler ve kaidelere denir. İslâm hukukunda bu ferâiz başlığı altında incelenmektedir. Ölünün geride bırakmış olduğu ve taksime konu olan maddî değere terike; mirasta hak sahibi olana vâris; vefat edip mal bırakana mûris denir. Mîras, ferâiz manasına kullanıldığı gibi, terike, vâris olmak anlamlarına da kullanılmaktadır. (bk. Ferâiz)

 

Mîrî Arazi

 

bk. Arazî (arâzî-i mîriyye).

 

Miskal

 

Miskal, bir çeşit ağırlık ölçüsü birimidir. Şer’î ve örfî olmak üzere iki ayrı hesaplanma şekli vardır. Örfî miskal, 24 kırat; şer’î miskal ise 20 kırattır. Bir kırat ise beş arpa ağırlığındadır. Günümüzde kabul edilen ondalık sisteme dayalı gram, kilogram gibi ölçülere göre, bir örfî miskal 4,8105 gr.; şer’î miskal ise 4,009 gr.’dır. Ülkemizde nisapların tespitinde, Din İşleri Yüksek Kurulu kararıyla şer’î miskal esas alınmaktadır. Buna göre zekat nisabı olan 20 miskal altın, 80,18 gr.’dır.

 

Miskîn

 

Miskin fakir ve düşkün olan kimse anlamına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de pekçok yerde, yardıma muhtaç fakir anlamında geçmektedir. Bunlardan zekatın sarf yerleri ile ilgili olan, Tevbe suresinin 60. ayetinde miskîn kelimesi fakir ile birlikte geçmektedir. Bundan hareketle fakihlerden miskin ile fakirin birbirinden farklı olduğunu söyleyenler olmuştur. Hanefîler, ayette geçen fakiri, ev ve ev eşyası gibi aslî ihtiyaçlarını karşılayabilecek imkana sahip olduğu halde, gelirler ihtiyaçlarını karşılamayan, nisap miktarı mala sahip olmayan kimse olarak tanımlamışlardır. Miskin ise, hiç geliri olmayan ve malı bulunmayan kimsedir. Malikîler de buna yakın düşünmektedirler. Hanefîlerden Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre, fakir ile miskin aynı manadadır; ikisi arasında bir fark yoktur. Şafiî ve Hanbelîlere göre ise, kendinin ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin ihtiyaçlarını gidermeye yeterli malı ve kazancı olmayan kimse fakîr; kendine ve bakmakla yükümlü olduğu kişilere yeterli olmamakla birlikte, sahip olduğu kazançla kıt kanaat geçinebilen kişiye miskin denir. Hanefî ve Malikîlere göre, miskin fakirden daha muhtaçtır; bunlara göre ise, fakir miskinden daha fazla ihtiyaç içindedir. Ancak her halükarda miskin, zekattan pay alan yardıma muhtaç kimselerdir.

 

Mislî

 

Çarşıda pazarda benzeri bulunan, aralarında önemli farklılıklar olmayan mallara mislî denir. Ölçek veya tartı ile satılan ya da piyasada benzeri bulunan mallar mislîdir. Buğday, arpa, demir bu tür mallardandır. Buna karşılık, adet veya uzunluk birimiyle satılan ve cinsleri arasında öneli farklılıklar bulunan mallar da kıyemîdir. Arazî, ev, hayvan kıyemî mallardandır. Fıkıh kitaplarında, ekmek, kumaş gibi mallar kıyemî olarak zikredilmektedir. Ancak bu kitapların kaleme alındığı zamandaki şartlara göre yazılmıştır. Zira o dönemlerde, kumaşlar el ile dokunmakta, ekmeklerde de bir standart bulunmamaktaydı. Halbuki günümüzde fabrikasyonun gelişmesi ve mallara çeşitli standartlar konulması sebebiyle o devirlerde kıyemî olan bu tür şeyler mislî hale gelmiştir. Buna göre, ekmek, kumaş mislî kabul edileceği gibi, aynı marka ve model buzdolabı, çamaşır makinası gibi eşyalar da mislî kabul edilebilir.

 

Malların kıyemî veya mislî olması, bazı akitlerde etkili olmaktadır. Şöyle ki, para peşin ve mal vadeli şeklinde yapılan selem akdi, ancak mislî mallarda olmaktadır. (bk. Selem). Aynı şekilde karz akdi de, mislî mallarda gerçekleşir. Ayrıca telef edilen bir malın tazmîninde de, eşyanın mislî olması halinde mislinin verilmesi, mislî olmaması halinde ise kıymetinin verilmesi gerekir. (bk. Tazmîn)

 

Muaccel

 

Peşin olarak verilen, hemen ödenen, acele edilen şey anlamlarına gelmektedir. Sarf akdinde her iki bedelin, selem akdinde semenin peşin olarak ödenmesi gerekir.

 

Muâhede

 

Muahede, karşılıklı antlaşma, ahitleşme, sözleşme anlamına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, gerek Allâh Teâlâ’ya ve gerekse insanlara karşı verilen ahdin yerine getirilmesi tavsiye edilmiş, sözünde duranlan övülerek mükafatla müjdelenmiştir (A’raf 7/179; Mü’minun 23/8; Fetih 48/10; Nahl 16/95).

 

İslâm dini, ahde vefa konusuna çok önem vermiştir. Sağlıklı bir toplumun oluşması, insanlar arası ilişkilerde güven duygusunun hakim olmasıyla mümkündür. Bu da ahde vefânın toplumda yerleşmesiyle gerçekleşir. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim’de olgun mü’minin vasıfları sayılırken ahde vefâ gösterdikleri, sözünde duran güvenilir kişi oldukları zikredilir (Mü’minun 23/8).

 

Uluslararası ilişkilerde bir terim olarak muahede, andlaşma manasına gelmektedir. Uluslararası ilişkilerde muahedenin bir çok şekilleri vardır. İslâm hukukçuları, Hz. Peygamber’in Hudeybiye sulhünü esas alarak, gayrimüslimlerle on yılı geçmemek kaydıyla barış anlaşması yapılabileceğini söylemişlerdir. Bununla birlikte, devlet başkanının gerekli görmesi halinde, uzun süreli anlaşmalar da yapılabilir.

 

Fakihler süresiz anlaşmaların, dört ay önce haber verilmek kaydıyla feshedilebileceğini söylemişlerdir. Barış anlaşmasının sonunda, savaşın başlamasına neden olan problem çözüme kavuşmuş olur ve savaşın serbest hale getirdiği davranış ve muameleler sona erer; dokunulmazlıklar başlar. Anlaşmada aksine bir şart koşulmamışsa, savaştan önceki duruma dönülmüş olur. Esirlerin ve zaptolunan malların durumu anlaşma şartlarına bağlanır. Genellikle esirler karşılıklı değiştirilir veya serbest bırakılır.

 

Muâmelât

 

Sözlükte bir kimse ile bir işi pazarlaşmak, alışveriş etmek anlamlarına gelen muâmele kelimesinin çoğulu olan muâmelât, bir fıkıh terimi olarak, alışveriş, kira, şirketler, evlilik, miras, vasiyet gibi insanlar arası ilişkileri düzenleyen kuralların tamamını ifade eder.

 

İlk dönemlerde fıkıh, ibâdât, muâmelât ve ukubât şeklinde bir tasnife tabi tutulmuştur. Namaz, oruç, zekat, hac, cihat gibi konular ibâdetler bölümünde ele alınmıştır. Muâmelât kısmında ise; alışveriş, kirâ, şirketler, hibe, vekalet, kefalet gibi hukukî ilişkileri; aile hukukunu ihtiva eden nikah, talâk; devletler hukukundan bahseden siyer, cihat; muhakeme usulünü içeren kazâ; vasiyet ve miras bölümleri incelenmiştir. Ukûbât kısmında ise, ceza hukukundan bahseden hudud, kısas, cinayât gibi konular işlenmiştir. Ancak gerek modern hukuk dallarındaki gelişmeler ve gerekse fıkıh çalışmaları sonucunda, ibâdât, muâmelât ve ukûbât şeklindeki klasik ayrımda değişiklikler olmuştur. Bunun yerine, ibâdât, ahvâl-i şahsiyye, muâmelât, ahkam-ı sultaniyye ve siyâset-i şer’iyye, ukubât ve siyer şeklinde detaylı bir tasnif benimsenmiştir. Bu son kabule göre, muâmelât daha çok günümüzdeki borçlar hukukunu içermektedir.

 

Mubâh

 

Sözlükte açıklanan, açığa konan, salıverilen, helâl kılınan gibi anlamlara gelen mubâh, dini bir kavram olarak, dinen mükellefin yapıp yapmamakta serbest bırakıldığı fiillerdir. Mükellefin bu fiilleri yapması veya terk etmesi halinde, övgü veya kınamayı, sevap veya günahı gerektirmez. Yemek, içmek, uyumak böyle fiillerdendir. Helal, caiz gibi kavramlar da genelde aynı manayı ifade etmek için kullanılır. Bazı usulcüler, Şâri’in yapılamasına izin verdiği fiiller şeklinde tarif etmiştir.

 

Bir fiilin mubah olduğu, o şeyin mubah veya helâl olduğunun bildirilmesiyle (Bakara 2/187; Maide 5/5), işlenmesi halinde bir günah ve bir sakınca bulunmadığının ifade edilmesiyle (Bakara 2/173; Nur 24/60, 61) veya herhangi bir yasaktan sonra gelen emirle (Cuma 62/10) anlaşılabilir. Ayrıca bir konuda hiçbir dini yasaklama ve kısıtlamanın bulunmaması da o şeyin mubahlığının delilidir. Fıkıhta, eşyada aslolan ibahadır küllî kaidesi bunu ifade etmektedir.

 

Mubahın işlenmesinde veya terk edilmesinde bir mükafat veya ceza bulunmamakla birlikte, mubah olan şeylerin iyi niyetle ve ibadet kastıyla işlenmesi halinde işleyen ecir kazanır. Meselâ, ibâdete hazırlanmak amacıyla yemek içmek böyledir. Ayrıca tamamen terk etmek suretiyle, zarara sebebiyet vermesi halinde ise günah kazanır. Vücut zayıf düşünceye kadar yememek içmemek böyledir.

 

Mucib

 

İki taraflı herhangi bir akitte, teklif sunun kişiye denir. bk. Bey’.

 

Mudârabe

 

Sözlükte vuruşmak, dövüşmek, birinden ticaret için mal alıp kazandıktan sonra kâra ortak olmak gibi anlamlara gelen mudârabe, bir fıkıh kavramı olarak, bir taraftan sermaye, diğer taraftan emek ve çalışma olmak üzere kurulan şirkettir. Taraflar bir veya daha fazla kişi olabilir. Mudârabe şirketi, mutlak ve mukayyet olmak üzere ikiye ayrılır. Mutlak mudârabe, herhangi bir kayıtla sınırlanmayan; mukayyet ise, zaman, mekan veya bir çeşit ticaretle sınırlandırılan mudârabe şeklidir.

 

Mudârabe akdinin sahih olması için, tarafların vekâlet verme ve vekil olma ehliyetini haiz olmaları, sermayenin şirket sermayesi olabilecek cinsten olması ve emek ve çalışmayı üstlenen tarafa teslim edilmesi ve kârın aralarında nasıl taksim edileceğinin belirlenmesi gerekir. Kârın taksiminde 1/3, 1/2 gibi hisse belirlenmesi gerekir; 100.000.000 TL. gibi belirli bir miktarın şart koşulması caiz değildir.

 

Mudârabe akdinin usulüne uygun olarak kurulmasıyla, işi yürütecek ortak, sermaye sahibinin vekili hükmündedir, şirketin sermayesi de bu ortağın elinde emanet hükmündedir; yani bir kusuru olmaksızın helak olması halinde tazmîn etmez. İş sonucunda kâr meydana gelirse, elde edilen kârı ortaklar aralarında daha önce belirledikleri hisseye göre taksim ederler.  Şirket kurulma esnasında bir kayıt konulmamış ise, işi yürüten, ticaretin gerektirdiği şekilde tasarrufta bulunmakta serbesttir. Akit esnasında bir kayıt ve şart konmuş ise, bunlara riayet edilir.

 

Mufâvada Şirketi

 

İslâm hukukunda, eşitlik üzerine kurulan bir tür ortaklıktır. Ortaklar birbirlerin vekili ve kefili oldukları bu şirkette, sermaye ve alınan kâr payları eşittir. (bk. Şirket)

 

Muhalaa

 

Kadının kocasına ödediği bir bedel karşılığında evlilik bağının sona ermesi anlamına gelir. (bk. Hul’).

 

Muharrem

 

Dini bir kavram olarak muharrem, birkaç anlama gelmektedir. Muharrem kelimesi, dinen haram kılınmış, yasaklanmış olan şeyler anlamına gelmektedir. (bk. Haram) Evlenilmesi yasak olan kişiler için de, muharrem kelimesinin çoğulu olan muharremât tabiri kullanılmaktadır. (bk. Mahrem) Ayrıca kamerî ayların birincisine verilen isimdir. İslâm'dan önce de bu ay muhterem kabul edilip, bu ayda savaşmak haram olduğu için muharrem ismi verilmiştir. (bk. Eşhuru’l-Hurum)

 

Muhâyee

 

Sözlükte birine bir hususta muvafakat etmek, nöbetleşme gibi anlamlara gelen muhâyee, bir fıkıh kavramı olarak, ortakların, ortak oldukları malın kullanımını aralarında taksim etmelerini ifade eder. Bu da iki şekilde olabilir; birincisi münavebeli olarak kullanabilirler, ikincisi ise, malın kullanımını aralarında taksim edebilirler. Meselâ, bir evde ortak olan kişilerin bir yıl birinin, ertesi yıl diğerinin kullanması; arabada ortak olan kişilerin bir hafta biri, ertesi hafta diğerinin kullanması şeklide kullanımı taksim etmeleri münâvebeli olarak kullanımdır. İki katlı bir evin birinci katının bir ortak, ikinci katın da diğer ortak tarafından kullanılması da malın kullanımının taksimidir.

 

Muhayyerlik

 

Sözlükte bir işi yapıp yapmamakta serbestlik anlamına gelen muhayyerlik, bir fıkıh terimi olarak, tarafların kendi anlaşmaları üzerine veya akdin kendisinden kaynaklanan sebeplerle, bazı akitlerin bağlayıcı olmayıp taraflardan birisi için seçim hakkının verilmesini ifade etmektedir.

 

Bazı akitlerin tabiatı ve yapısı gereği taraflardan birini veya ikisini de bağlamaz, bazı akitler ise muhayyerlik sebebiyle bağlayıcı olmaz. Vekalet, şirket, vedia, ariyet ve hibede akitler iki taraf için de bağlayıcı değildir. Akitlerde tarafları bağlamayan sebeplerden biri de muhayyerliklerdir. Muhayyerliklerden bazıları şunlardır:

 

Şart muhayyerliği; akit esnasında veya akitten sonra tarafların anlaşmasıyla, tarafların veya birinin akdi kabul veya feshetme hususunda muhayyer kılınmasına denir. Şart muhayyerliği için akdin fesih kabul eden türden olması gerekir; bu nedenle nikah akdinde şart muhayyerliği söz konusu değildir. Muhayyerlik müddeti içinde, muhayyer olan taraf akdi feshedebileceği gibi kabul de edebilir. Süre sona erdiği halde, bir görüş belirtmemişse akit kurulmuş kabul edilir.

 

Tayin muhayyerliği; birbirinden farklı değerlerdeki malları gösterip fiyatlarını belirledikten sonra, satın alanın bir müddet düşünüp dilediğini almasıdır. Bu muhayyerliğin akit esnasında belirtilmesi ve malların fiyatlarının ayrı ayır zikredilmiş olması gerekir. Muhayyerlik süresi dolunca, muhayyer olan tarafın alacağını belirlemesi gerekir. Seçimini yapınca akit kesinleşir ve iki taraf için de bağlayıcı olur.

 

Görme muhayyerliği; bir kimsenin görmediği bir malı alması halinde, malı görünceye kadar akitla bağlı olmayıp bozma yetkisinin bulunmasıdır. Malı görünce, akdi dilerse kabul eder, dilerse reddeder. Malı görünce, akdi feshetmezse akit bağlayıcı hale gelir.

 

Kusurlu çıkma muhayyerliği; herhangi bir şart bulunmaksızın yapılan satım akdinde, satılan malın eski bir kusurunun ortaya çıkması halinde, satın alan muhayyerdir, dilerse reddeder ve dilerse konuşulan fiyat üzerinden kabul eder; yoksa malı alıkoyup da kusuruna karşılık bedelinden kesinti yapamaz.

 

Kusurlu çıkma muhayyerliği, feshi kabil olan akitlerde geçerlidir. Kusurlu çıkma muhayyerliğinin muteber olması için dört şartın bulunması gerekir; a) Kusurun malın değerini düşürmesi, b) Kusurun akit, yahut teslimden önceye ait olması, c) Alanın, gerek akit anında ve gerekse teslim alırken kusuru görmemiş olması, d) Kusursuzluk sözleşmesi yapılmamış olması gerekir.

 

Vasıf muhayyerliği; akit anında belirlenen veya akitten istenilen bir vasfın kaybolması nedeniyle müşterinin akdi bozma muhayyerliğidir. Şöyle ki; bir kişi bol süt vermek üzere bir ineği satın alsa ve fakat ineğin bol süt vermediği ortaya çıksa alıcı muhayyerdir; dilerse akdi fesheder, dilerse, konuşulan fiyat üzerinden malı alır.

 

Muhayyerliğin sabit olması için, şart koşulan vasfın meşru olması, âdeten istenilen bir vasıf olması, bu vasfın sınırlanması tartışmaya götürecek şekilde belirsiz veya tartışmaya götürecek mahiyette bulunmaması gerekir.

 

İfa etmemekten kaynaklanan muhayyerlik (nakd muhayyerliği); şart muhayyerliğinin bir bölümü olarak kabul edilmiştir. Şöyle ki, belirli bir zamana kadar borcun ifa edilmemesi halinde akdin sona erdirilmesi şartıyla akdin kurulmasında bu muhayyerlik söz konusudur. Hıyar-ı nakd ile şart muhayyerliği arasındaki en önemli fark, şart muhayyerliğinde asıl olan bağlayıcılıktır, müddet dolduğunda akit otomatik olarak yürürlüğe girer, halbuki nakd muhayyerliğinde bunun aksidir.

 

Gabn muhayyerliği;taraflardan birinin diğerini, sözlü olarak veya fiili olarak aldatması halinde, aldanana verilen bir muhayyerliktir. Aldatma, fiyatta olabileceği gibi, bir vasıfta da olabilir. Tarafların bu muhayyerlikten istifade edebilmesi için, aldatmanın gabn-ı fahiş derecesine ulaşması gerekir.

 

Hıyanet muhayyerliği; maliyeti söylenerek yapılan akitlerde söz konusudur. Malın, belirli bir fiyata mâl olduğunu söyleyerek, buna belirli oranda kâr koymak, maliyetine veya maliyetinden ucuza satılma şeklinde yapılan emanet alış verişlerinde maliyetini fazla göstermesi halinde, bunun ortaya çıkması üzerine, müşteri muhayyer olur dilerse belirlenen semeniyle akdi kabul eder, dilerse akdi bozar. Fakat maliyetine satışlarda, fiyattan indirim de yapabilir.

 

Muhâzât-ı Nisâ

 

Kelime anlamı itibariyle kadınlarla aynı hizada olmak anlamına gelen muhâzât-ı nisâ, dinî bir kavram olarak, cemaatla kılınan bir namazda, kadının erkeklerle aynı safta veya aynı hizada ya da erkeklerin önünde namaza durmasına denir.

 

Cemaatle kılınan namazlarda önce erkeklerin, sonra erkek çocukların, daha sonra kadınların ve en arkada da kız çocukların saf tutmaları gerekir. Bir kadının erkek safları arasında veya aynı hizada namaza durması halinde, Hanefîlere göre, kadının iki yanındaki ve arkasındaki erkeklerin namazları bozulur.

 

Muhâzât-ı nisâ durumunda namazın bozulması için, imamın kadınlar için imamlığa niyetetmiş olması, erkeklerle aynı hizada veya daha önde namaza duran kadının akıllı ve buluğ çağına erişmiş olması, kılınan namazın ruku ve secdeli bir namaz olması ve bu muhâzâtın bir rükün boyunca devam etmiş olması, erkeklerin ve kadının aynı imama uyarak aynı namazı kılıyor olmaları, erkek ile kadının aralarında perde, boşluk veya yükseklik farkı olmaması gerekir.

 

Şafiîlere göre, kadının erkeklerin hizasında namaza durması, erkeğin namazına zarar vermez.

 

Mezheplerin bu konudaki görüşleri ve gerekçelere incelendiğinde kadınların erkeklerle aynı safta bulunup bulunmayacakları konusunun esas itibarıyle doğal ve örfî nedenlere dayandığı ve namazda huzurun sağlanmasının hedeflendiği görülmektedir. Bu nedenle, hac mevsiminde Kabe’de olduğu gibi, zaruret halinde karışık şekilde namaz kılmak, erkeklerin namazlarına bir zarar vermez. Ancak zaruret bulunmadığı durumlarda, Hz. Peygamber’in göstermiş olduğu şekilde safların tertibini yapmak yerinde olacaktır (Buhârî, Salât 20; Müslim, Mesâcid 266-268).

 

Muhdis

 

Sözlükte bir şeyi yeniden meydana getirmek, icat etmek, pasını silip cilalamak, zina etmek, büyük abdest bozmak gibi anlamlara gelen muhdis, dinî bir kavram olarak, namaz abdesti olmayan, abdestini bozan demektir.

 

Sözlük manasına uygun olarak Allâh Teâlâ’ya, yaratan, icat eden anlamına muhdis denir. Yaratılan, sonradan olan herşey ise hâdis veya muhdestir.

 

Dinî literatürde, namaz abdesti olmayan kişiye muhdis denir. Muhdisin namaz kılması, Kur’an-ı Kerim’e dokunması, Kabe’yi tavaf etmesi caiz değildir.

 

Muhsan

 

Sözlükte muhkem, sarp kılınan yer; korunan, himaye edilen; evli gibi anlamlara gelen muhsan, bir fıkıh terimi olarak iki manaya gelmektedir: Akıllı, buluğ çağına erişmiş, hür, Müslüman ve iffetli kişi; aklı başında, hür, Müslüman ve sahih evlilik içinde cinsî münasebette bulunmuş kimse.

 

Kur’an-ı Kerim’de muhsan kelimesinin müennes çoğulu olan muhsanât, bir yerde evlenilmesi yasak kadınlar arasında evli kadın manasında; dört yerde yedi defa da iffetli manasında geçmiştir.

 

İki muhsan tanımından evli olması, nikahta; iffetlilik de iffete iftira (kazf) suçunda sonuç doğurmaktadır. Birisiyle evli olan kadının, bir başkasıyla evlenmesi haramdır. Ancak nikahın sona erip, iddetini tamamladıktan sonra başka biriyle evlenebilir (Nisa 4/24).  Kazf suçunda, iftira atana hadd cezasının tatbik edilebilmesi için, iftira atılan kadının muhsan olması, yani iffetli olması gerekir (bk. Kazf).

 

Muhtazar

 

Ölüm yaklaşmış kişi.

 

Muhtekir

 

İhtikar yapan anlamına gelir. bk. İhtikar.

 

Muhtesip

 

İslâm toplumunda iyiliği emredip, kötülüğü yasaklayan ve toplumda güzel ahlâk ve fazîletin korunmasına ve dinî hükümlerin uygulanmasına, çarşı ve pazarların düzenine bakmakla vazifeli kimse anlamına gelir. (bk. Hisbe)

 

Mukallid

 

Mukallid, hüccetsiz ve delilsiz olarak başkasının sözünü kabul eden; sözü hüccet olmayanın sözüne göre, delilsiz olarak amel eden anlamına gelmektedir. (bk. Taklîd, Mezheb)

 

Mukavele

 

Sözlükte mücadele, münakaşa etmek, kontrat yapmak anlamlarına gelen mukavele, bir fıkıh terimi olarak, akit yapmak, yazılı sözleşme demektir. (bk. Akit)

 

Mukâyaza

 

Sözlükte değişmek, değiştirmek gibi anlamlara gelen mukâyaza, bir fıkıh kavramı olarak, ikisi de nakit veya semen cinsinden olmamak üzere bir aynı, diğeri ile değiştirmek demektir. Türkçe’de bu işlem, trampa kavramı ile ifade edilmektedir.

 

Mukâyaza akdinde, alınıp verilen nesnelerin ikisinin de ikisinin de mal olması gerekir. Meselâ, bir evin, araba karşılığında satışı mukâyazadır. Her ikisinin de nakit veya altın, gümüş gibi semen cinsinden olması halinde akit, sarf olur. Birinin nakit diğerinin mal olması halinde ise, bey’ olur.

 

Mukâyaza akdinde, akde konu malların akit esnasında belirlenmesi gerekir. Ancak akdin bağlayıcı olması için kabz edilmesi, teslim alınması şart değildir; akit kurulduğu andan itibaren iki tarafı da bağlar. Akit kurulduktan sonra, belirlenen malın kendisinin teslim edilmesi gerekir; yeni bir anlaşma olmaksızın benzeri veya değeri verilemez. Alınan veya verilen şeylerden birisinin istihkak yoluyla geri alınması halinde akit batıl olur. 

 

Mukayyet

 

Sözlükte bukağılanmış, bağlanmış, yazıyla tespit edilmiş, tescil edilmiş gibi anlamlara gelen mukayyetin, fıkıh usulünde ve muâmelâtta farklı kullanımları bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır.

 

Mukayyet lafız; mutlak olmayan, bir sıfat, hal, gaye veya şartla bağlı olan lafız demektir. Bir nassda mukayyet olarak yer alan bir lafızın, kaydın kaldırıldığına dair bir delil bulunmadıkça, mukayyet haline göre amel edilir; bu kaydın kaldırılması doğru olmaz. Meselâ zıhar keffareti ile ilgili ayette; “buna imkan bulamayan kimsenin, hanamıyla temas etmeden önce aralıksız olarak iki ay oruç tutması gerekir” denilmektedir (Mücadele 58/4). Buna göre keffaret olarak tutulacak oruç, iki ay ve peşpeşe ile kayıtlanmıştır ve böylece tutulması gerekir.

 

Mukayyet tasarruf; akdin kuruluş esnasında bazı şartlar ileri sürülerek gerçekleştirilen sözleşme ve hukukî muâmelelerdir. Meselâ bir kimsenin kendisi bir ay oturmak şartı ile evi satması böyle mukayyet akitlerdendir. Hanefîlere göre fasit şartlar, yani taraflara yarar sağlayan şartlar akdi fasit eder.

 

Mukayyet vâcip (farz); edâ edilmesi için belirli bir vakit tayin edilen vâciptir. Bu vâcibin edâsı için bir başlangıç ve bir de bitiş vakti vardır. Mükellef, bu vâcibi belirlenen vakti içinde tam olarak yani bütün şart ve rükünlerini taşır şekilde ifa ederse, edâ olur. Vakti geçtikten sonra yapılması ise kazâdır.

 

Mukayyet su;

 

Herhangi bir maddenin karışmasıyla, yaratılmış olduğu tabii halinden çıkan ve özel bir isim alan sulardır. (bk. Mâ-i Mukayyed)

 

Muktedî

 

Cemaatle namaz kılınırken, imâma uyan kimseye muktedî denir. (bk. İktidâ)

 

Murâbaha

 

Sözlükte bir şeye alındığı fiyattan fazla fiyat vermek anlamına gelen murâbaha, bir fıkıh terimi olarak, bir kimsenin almış olduğu malı, kendisine kaça mal olduğunu söyleyerek, aldığı fiyattan fazla bir fiyata satmasına denir. Meselâ, bir malı 100 liraya mal eden bir kimsenin, 120 liraya satması böyledir.

 

Murâbaha yoluyla satışta, satanın aldattığı, yani akit esnasında kendisine mal olan fiyattan daha yüksek bir fiyata mal olduğunu belirttiyse, alıcı dilerse fiyatın tamamıyla akdi kabul eder, dilerse akdi reddeder. Ebû Yûsuf’a göre, dilerse aldatma miktarınca fiyatından indirim yapılır.

 

Murdar

 

Kendiliğinden ölmüş veya kasten besmelesiz kesilmiş olan hayvan, leş ve domuz eti gibi yenmeleri kesin olarak yasaklanan, haram kılınan şeylerdir. (bk. Meyte)

 

Mûris

 

Miras bırakan demektir. (bk. Ferâiz)

 

Murûr-i Zaman

 

Murur-i zaman, zaman aşımı, zaman geçmesi anlamına gelmekte olup, hukukta, dava konusunun meydana gelmesi üzerinden uzun müddet geçmesi sebebiyle mahkemede görülmemesi anlamına gelir. Yargılama usulünde, davaya bakılması için bir zaman belirlenebilir. Ancak İslâm'a göre, murûr-i zamanla, bir kimsenin hakkı zai olmaz; başkasının malını yemek helal olmaz. Yani mahkeme karşısında dava görülmemekle birlikte, dinî sorumluluktan kişi kurtulamaz.

 

Musallâ

 

Sözlükte seccade, namaz yeri anlamına gelen musallâ, dini bir kavram olarak, daha çok bayram namazları için hazırlanan, kıble tarafında mihrap veya bunun yerine dikili bir taş bulunan, üstü açık mescide ve cami ve mezarlık civarında cenaze namazı kılınan yere verilen isimdir. Musallâ namazın edâsı konusunda mescit hükmündedir. Bayram namazları için hazırlanan musallâya ülkemizde namazgah da denmektedir.

 

Musallî

 

Musallî namaz kılan anlamına gelmekte olup, beş vakit namaza devam eden kişiye verilen addır.

 

Mu’temir

 

Umre yapan kişi demektir. (bk. Umre)

 

Mut’a

 

Sözlükte kendisinden faydalanılan şey anlamına gelen mut’a, bir fıkıh terimi olarak, boşanma veya evliliğin feshinden sonra kocanın, kadına verdiği elbise ve benzeri hediyeye denir. Ayrıca bir ücret karşılığı, belirli bir süre için yapılan nikahlanmaya da mut’a denmektedir.

 

Zifaftan sonra meydana gelen boşanmalarda, mehir belirlenip de peşin olarak verilmemişse tamamının, belirlenmemişse mehr-i mislin kadına ödenmesi gerekir. (bk. Mehir) Ancak, zifaftan önce boşanmaları halinde, şayet mehir belirlenmişse, belirlenen mehrin yarısı, mehir belirlenmemişse mut’a ödenmesi gerekir. Mut’a, elbise, başörtüsü, manto veya benzeri bir takım giyecekten oluşur. Zifaftan önce ve mehir belirlenmeksizin yapılan boşamanın dışındaki, boşanmalarda ise mut’a verilmesi müstehabtır.

 

Mut’a Nikâhı; bir ücret karşılığında, belirli bir müddet bir kadınla nikahlanmaya denir. Bir kısım Şiî fakihin dışında, bütün İslâm bilginleri mut’a nikâhının haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Mut’a nikahı ve belirli bir zaman için kıyılan nikah batıldır. Mü’minûn suresinin 6 ve 7. ayetlerinin nazil olması üzerine, mut’a nikahı haram kılınmıştır. Zira, bu ayetlerde müminin vasıfları arasında, hanımı ve câriyesi dışındakilerden namuslarını korumaları zikredilmektedir. Halbuki, mut’a nikahı ile evlenilen kadın, köle olmadığı, erkekle aralarında miras ilişkisi bulunmadığı ve bir talak veya fesih söz konusu olmadan nikah sona erdiği için, ne câriyesidir, ne de hanımıdır. İbn Abbas da, aynı şekilde şöyle anlatmaktadır:

 

“İslâm'ın evvelinde mut'a vardı. Kişi, tanımadığı bir beldeye gelince, oradan yerli bir kadınla, orada kalacağını tahmin ettiği müddet miktarınca nikâh yapardı. Kadın, böylece onun eşyasını muhafaza eder, gerekli işlerini görürdü. Bu hal: "Onlar namuslarını korurlar. Ancak "hanımlarına" ve "câriyelerine" karşı müstesna, bunlarla olan yakınlıklarından dolayı kınanmazlar" (Mü'minûn 6) meâlindeki ayet nazil oluncaya kadar devam etti. (Bu ayet gelince mut'a haram ilân edildi.) Abbâs der ki: “Bu ikisi dışındaki bütün fercler haramdır.”  (Tirmizî, Nikâh, 28)

 

Ayrıca Hz. Ali, “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Hayber gazvesi günü, kadınlarla mut'ayı, ehlî eşek etlerinin yenmesini haram kıldı.” demiştir (Buhari, Megazi, 38; Müslim, Nikâh 29; Nesai, Nikah, 71). Hz. Ömer de, hilafeti döneminde mut’a nikahını zina gibi kabul ederek, zina cezası vereceğini ilan etmiştir.

 

Mutlak

 

Sözlükte çözülmüş, bırakılmış, salıverilmiş, mubah kılınmış gibi anlamlara gelen mutak, fıkıh usulünde, teklik, çokluk veya herhangi bir sıfat, hal, gaye veya şartla kayıtlı olduğuna dair delil bulunmayan lafız demektir. Mesela adam veya adamlar sözü, belirli bir fert veya fertleri ifade etmediği ve herhangi bir kayıtla da sınırlandırılmadığı için mutlaktır. Mutlak, mukayyedin zıttıdır. (bk. Mukayyet)

 

Bir nassda lafız, mutlak olarak geçtiğinde, takyit edildiğine dair bir delil bulunmadıkça, mutlak haline göre amel edilir; herhangi bir şekilde takyit edilmesi doğru olmaz. Meselâ, evlenilmesi haram olan kadınlar sıralanırken “eşlerinizin anneleri” (Nisa 4/23) denilmiş, herhangi bir kayıt getirilmemiştir. Bu nedenle, eşlerle zifafa girilmiş olsa da, girilmese de anneleri ile evlenmek haramdır.

 

Muvalât

 

bk. Mevle’l-Muvâlât

 

Muzâra’a Şirketi

 

Sözlükte ziraatte biriyle ortakçılık yapmak anlamına gelen muzâra’a, bir fıkıh kavramı olarak, kelime manasına uygun bir şekilde, bir taraftan toprak, diğer taraftan zirâî faaliyeti yürütmek üzere kurulan ziraat ortaklığı demektir.

 

Muzâra’a şirketi, diğer akitlerde olduğu gibi icap ve kabul ile kurulur. Şirket kurulurken akit esnasında, sürenin belirlenmesi, arazinin tarıma elverişli olması, tohumun cinsinin, miktarının ve çıkan üründen ne kadar hisse alacaklarının belirlenmesi ve arazinin çiftçiye teslim edilmesi gerekir. Şirket sahih olarak kurulduktan sonra, çıkan ürün aralarında anlaştıkları şekilde taksim edilir. Alınacak hisselerin dışında bir miktar taraflardan birisine verilmesi şart koşulursa akit fasit olur.  Toprak ve tohum bir taraftan, emek ve tarım aletleri diğer taraftan veya toprak bir taraftan, tohum, emek ve tarım aletleri diğer taraftan ya da emek bir taraftan, toprak, tohum ve tarım aletleri diğer taraftan olmak üzere muzâra’a şirketi kurulabilir. Bunun dışında başka bir şekilde yapılan muzâra’a fasit olur. Muzâra’anın fasit olması halinde, çıkan mahsül tohum sahibinin olur ve diğer tarafa ecr-i misil ödenir.

 

Muztarr

 

Muztarr, muhtaç ve çaresiz kalmak, mecbur olmak, muhtaç ve çaresiz kalan, mecbur olan anlamlarına gelir. (bk. Zarûret)

 

Mübâdele

 

Sözlükte bir şeyi diğer şey ile değiştirme, karşılığını verme anlamına gelen mübâdele, bir fıkıh kavramı olarak, mal değişimi ve esir değişimi için kullanılmaktadır.

 

Savaş esnasında ele geçirilen esirlere nasıl muamele edileceği, düşmanın Müslüman esirlere yaptığı muameleye, hal ve şartlara göre devletin takdirine bırakılmıştır. Bu çerçeveden olarak, köle ve câriye edilmesi, fidye karşılığı salıverilmesi, karşı tarafın aldığı Müslüman esirlerle mübadele edilmesi veya karşılıksız olarak salıverilmesi, durum ve şartlara göre devlet tarafından takdir edilebilecek alternatiflerdendir.

 

Karşılıklı mal mübâdelesi ise, akit çerçevesi içinde mütalaa edilmekte olup, alınıp verilen malların her ikisinin de nakit veya altın, gümüş gibi semen cinsinden olması halinde akit, sarf; bir evin, araba karşılığında satışında olduğu gibi nesnelerin ikisinin de mal, eşya olması halinde mukâyaza (trampa); birinin nakit, semen, diğerinin mal olması halinde ise, bey’ olur. (bk. Bey’, Sarf, Mukâyaza)

 

Mücâzefe

 

Bir şeyi tartmadan, saymadan veya ölçmeden satmak yahut satın almak demektir. (bk. Cüzâf)

 

Mücbir Velî

 

Velâyeti altında bulunan kimsenin rızasını almaksızın, onun hakkında veya mallarında tasarrufta bulunma yetkisine sahip velî demektir. (bk. Velâyet)

 

Mücmel

 

Sözlükte veciz söz, özet ve kısa söz, teennî ve itidal ile haraket etmek, güzelleştirmek gibi anlamlara gelen mücmel, bir kavram olarak, manasında birkaç hal ve hükümü ihtiva eden, ne kastedildiği ibaresinden anlaşılamayacak derecede kapalı olan, ancak bir açıklayıcı ile anlaşılabilen nassdır. Mücmel lafız sırf içtihat ile anlaşılamayacak kadar kapalıdır; anlamak için mutlaka bir açıklayıcıya ihtiyaç vardır.

 

Lafzı mücmel yapan kapalılığa yol açan sebepler üçe ayrılır: a) Lafızın birbirine eşit birden fazla manaya gelip bunlardan hangisinin kastedildiğini belirleyen bir karine bulunmaması; b) Bilinen sözlük manasından, özel bir manaya nakledilmiş olması; c) Lafzın kullanıldığı manadaki garabet.

 

Kur’an’daki namaz, oruç gibi teklîfî hükümlerle ilgili ibarelerin çoğu mücmeldir. Bunlar sünnetle açıklanmıştır. Meselâ, Kur’an’da geçen “salât” kelimesi, sözlükte dua etmek anlamına gelmektedir. Halbuki, Allâh Teâlâ’nın bundan kastettiği özel bir ibadet şeklidir. Hz. Peygamber de, namazın nasıl kılınacağını ve vakitlerini öğretmiş; “Namazı ben nasıl kılıyorsam, o şekilde kılın” buyurmuştur (Buhârî, Ezân, 18). Zekât, hac, oruc, diyet, riba gibi kavramlar da Hz. Peygamber tarafından açıklanmıştır. Böylece, Kur’an’ın mücmel olan her ifadesi ya yine Kur’an-ı Kerim ile, ya da ve çoğunlukla Hz. Peygamber’in sünneti ile açıklanmış ve kapalı bir tarafı bırakılmamıştır.

 

Mücmel olan lafız açıklandıktan sonra, müfesser hükmünü alır ve bundan sonra te’vîl ve tahsîs kabul etmez.

 

Müçtehit

 

Müçtehit, ayet ve hadislerden hüküm çıkarma ve yeni hukukî ve dinî meseleleri halletme kudretine sahip bilgin demektir. Böyle bir kimseye fakih veya müftî de denmiştir. Şer’î hükümleri bilmekle beraber onları kaynaklarından bizzat çıkarabilme gücüne sahip olmayan kimseye müçtehit denmez.

 

Bir kimsenin müçtehit olabilmesi için, Kur’an-ı Kerîm’i, sünneti, Kitap ve sünnetin nasih ve mensuhunu, İslâm hukukunun ana gayelerini, fıkıh usulünü bilmesi, ayrıca Arapça’ya tam bir şekilde vakıf olması gerekir.

 

Fıkıh usulü bilginleri, fakihleri yedi tabakaya ayırmışlardır; müstakil müçtehit (şeriatte müçtehit), müntesip müçtehit, mezhepte müçtehit, tercih yapan müçtehit, istidlal yapan müçtehit, hafızlar tabakası ve mukallitler tabakası. Bunlardan ilk dört tabakayı teşkil edenler müçtehittir; diğerleri ise içtihat derecesine ulaşmamışlardır.

 

Müstakil müçtehit, bütün içtihat şartlarını kendisinde toplayan ve uygun gördüğü bütün istidlal yollarına başvuran ve bu konuda kimseye tâbi olmayan müçtehittir. Müntesip müçtehit, hüküm çıkarmada imamın usul ve prensiplerine uyan, fakat furûda imâma tabi olmayan müçtehittir. Mezhepte müçtehit, usul ve furûda mezhep imamına uyan, fakat, hakkında herhangi bir rivayet bulunmayan meselelerin hükümlerini açıklayan müçtehittir. Tercih yapan müçtehit, rivayet edilen görüşler arasında tercihte bulunan müçtehittir. İstidlal yapan müçtehit, görüş ve rivayetleri karşılaştırıp açıklamalar yapan müçtehittir. Hafızlar tabakası, bu tabaka mukallit olup, öncekilerin tercihlerini iyi bilirler. Mukallitler tabakası ise, kitapları anlayabilirler, fakat görüş ve rivayetleri tercih edemezler. (ayrıca bk. İçtihât)

 

Müdd

 

Müdd, eskiden kullanılan bir tür ölçeğin ismidir. Ülkelere göre miktarı değişmektedir. Hicazlılara göre bir rıtıl ve 1/3 rıtıldan oluşmaktadır. Iraklılara göre ise, iki rıtıl bir müdd eder. Ülkelere göre ve anlayışlara göre, yaklaşık 0,75 litreden, 2,5 litreye kadar farklı birimler vermişlerdir.

 

Müdebber

 

Sözlükte işi idare etmek, sonu düşünmek, tedbîr etmek, idare edilen iş gibi anlamlara gelen müdebber, dinî bir kavram olarak, azât edilmesi sahibinin ölümüne bağlanan köle demektir. Cariyeye ise, müdebbere denir.

 

Sahibinin, ‘ölümümden sonra hürsün’ demesi gibi tek taraflı irade beyanıyla, köle müdebber olur. Müdebber köle, satılamaz, başkasına hibe edilemez ve mirasçılarına kalmaz. Bir nevi vasiyet olduğu için, ölenin malının 1/3’inden azat olur. Yani malının 1/3’i kölenin değeri kadar veya daha fazla ise köle hürriyetine kavuşur; daha az olması halinde, köle hürriyetine kavuşmakla birlikte, değerinden hissesi kadarı düşer ve geriye kalanını çalışarak öder. Ölenin hiç malı olmadığı gibi, borcu da varsa, değerinin tamamı kadar çalışır.

 

Müdrik

 

Sözlükte anlayan, kavrayan, yetişen, erişen, elde eden gibi anlamlara gelen müdrik, dini bir kavram olarak, namazın tamamını imam ile birlikte kılan kimseye denir.

 

Cemaatle kılınan namazlarda, imam ile birlikte rükuu yapamayan, yani imam ile birlikte sübhanallah diyecek kadar rükuda bulunmayan kimse o rekatı kaçırmış sayılır. Buna göre, imam ile birlikte, birinci rekatın rükuunu yapan ve namazın sonuna kadar imam ile birlikte namazı kılıp onunla beraber selam veren kimseye müdrik denir.

 

Namazı cemaatle kılmanın sevabı fazla olduğundan, camiye gelen kimse, öğle, ikindi ve yatsı namazlarında cemaatle namazın kılınmaya başladığını görürse, vaktin sünnetini kılımadan hemen imama uyar. Öğlenin ilk dört rekat sünnetini imamla birlikte farzı kıldıktan sonra kaza eder; yatsınınkini de dilerse kaza edebilir. Ancak ikindi namazının sünnetleri kaza edilmez. Sabah namazında camiye gelen kişi, cemaatin namaza durmuş olduğunu görür de, cemaate yetişebileceğini umarsa dışarıda veya bir kenarda sünneti kılar; yetişemeyecekse hemen imama uyar.

 

Müeccel

 

Tecil edilmiş, ertelenmiş, sonraya bırakılmış, ileride yapılmak üzere vakti belirlenmiş gibi anlamlara gelmekte olup, fıkıhta vadeli sözleşmeler için kullanılmaktadır. Peşin verilmeyip daha sonra verilmesi kararlaştırılan mehre, mehr-i müeccel denir. Aynı şekilde vadeli alışverişlerde, ileriki bir tarihte ödenmesi kararlaştırılan bedele müeccel denilmiştir.

 

Müekket Sünnet

 

Kelime anlamıyla kuvvetli sünnet demek olan müekket sünnet, bir fıkıh terimi olarak, dinî vecîbelerin birer tamamlayıcısı konumunda olan fiiller ile Hz. Peygamber’in devam ettiği fakat bağlayıcı olmadığını göstermek maksadıyla bazen terk ettiği veya bizzat edasının vacip olmadığına işaret ettiği sünnetleri ifade etmektedir. (bk. Mendûb, Sünnet.)

 

Müellefe-i Kulûb

 

Sözlükte müellefe, alıştırılan, sevilen, birleştirilen, bir araya getirilen, kalbi ısındırılan anlamına gelmektedir. Dinî bir terim olan müellefe-i kulûb ise, zekat verilecek sınıflardan biri olup, kalpleri kazanılmak, İslâm'a ısındırılmak veya kötülüklerinden emin olunmak istenen ya da Müslümanlara faydalı olacakları umulan kişileri ifade etmektedir.

 

Müellefe-i kulûb, Müslümanlardan olabileceği gibi, gayrimüslimlerden de olabilir. Gayrimüslimlerin kalplerinin kazanılması ile, kendilerinin veya onlara tabi olan fertlerin İslâm'a girmeleri ya da onlardan veya yakınlarından gelebilecek kötülüklerin engellenmesi hedeflenir. Uluslar arası arenadaki lobi faaliyetleri bu çerçevede mütalaa edilebilir.

 

Müslüman olanlara bu payın verilmesinden ise, İslâm'a yeni girmiş olanların İslâm'da sebat etmelerini; İslâm'ı tam benimsememiş kimselere zekat verilerek, Müslümanlarla daha iyi kaynaşmalarını; sınır bölgelerinde görev yapan müslümanlara bu fondan yardım yapılarak toplumun genel asayiş ve güvenliğini teminde aktif katkılarını; önemli mevkide olan insanların ve çevresinde sözü geçen kimselerin İslâm'ın ve Müslümanların genel yararına uygun davranmalarını sağlamak amaçlanmıştır.

 

Hz. Peygamber ve ilk halife Hz. Ebû Bekir, müellefe-i kulûba zekattan hisse vermişlerdir. Fakat Hz. Ömer, İslâm'ın buna ihtiyacı kalmadığı gerekçesiyle bu uygulamayı kaldırmıştır. Ancak Hz. Ömer’in yapmış olduğu bu işlem, her zaman için geçerli ve bağlayıcı değildir. İhtiyaç olduğunda, müellefe-i kulûb denilen bu sınıfa zekat verilebilir.

 

Müeyyide

 

Sözlükte kuvvetlendiren manasına gelen müeyyide, ıstılahta, kanun, ahlak gibi kurumların buyruklarının yerine getirilmesini sağlayan güç anlamına gelmektedir. Türkçe’de aynı manaya gelen yaptırım kelimesi de kullanılmaktadır.

 

Din kurallarının müeyyidesi daha çok, uhrevi olup, Allah korkusu, Cennet, Cehennem gibi müteal tasavvurlardır. Bunun yanında, din kurallarına riayet etmeyenler inananların sosyal baskısı ile karşılaşırlar. Aynı şekilde, ahlak kaideleri de devletin maddi müeyyidesinden mahrumdur. Bununla birlikte ahlak kuralları, sadece bir nasihat, tavsiye olmayıp, cemiyetin manevi müeyyidesi ile desteklenmiştir. Bu kaidelere riayet etmeyenleri cemiyet hoş görmez, bu gibileri takbih eder, bazen adeta cemiyet dışına atar. Bu gibi müeyyideler tamamen manevi mahiyette olmakla birlikte bazen bunlar devletin maddi müeyyidesinden daha etkili olmaktadır.

 

Hukuk hakkındaki müeyyide ise, cebir ve zorlamadan ibaret olup, hukuk kaide ve esaslarının kabul ve tatbik edilmesini zorlamak için kanunlara  konulan hükümler şeklinde tarif edilebilir. Hukuk kaidelerinin en önemli özelliklerinden biri, ihlal edilmesi halinde, ihlal edene fiili bir karşılığın gösterilmesidir. İhlal, eden sadece ayıplanmakla, hor görülmekle kalmaz, fiili bir karşılığa maruz kalır.

 

Hukuka uygunluğu sağlamak amacıyla, genel olarak, devlet otoritesinin elinde bulunan müeyyideler; ceza verme, zorla yaptırma, tazmînat ödetme, geçerli saymama, iptalini isteme şeklinde sıralanabilir.

 

Nitelikleri bakımından müeyyideler, maddî müeyyideler ve manevî müeyyideler olmak üzere ikiye ayrılır. Maddi müeyyideler, fertlerin hukuka uygun davranmalarını sağlamak amacıyla fizikî kuvvetle zorlanmalarıdır. Manevî müeyyideler ise, bireylerin, hukuk kurallarına uymalarını temin etmek maksadıyla, ruhî olarak zorlanmalarıdır. Manevî müeyyideler, maddî müeyyidelerden daha etkili ve daha yaygındır. Hukukî manada, manevi müeyyideden, daha çok, maddi müeyyide tehdidi anlaşılmaktadır. Ancak, hukukun kaynakları arasında ahlakın da bulunması ve hukuka aykırı davranışlar toplumca da hoş karşılanmaması sebebiyle efkar-ı umumiye de müeyyide olarak etkili olmaktadır. Ayrıca kaynağı din olan hukuklarda, Allah ve âhiret inancı da manevi müeyyide olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Hukuki maksatları bakımından müeyyideler, ikiye ayrılabilirler; caydırıcı müeyyideler ve teşvik edici müeyyideler. Mahiyetleri bakımından ise, medenî ve cezâî müeyyideler olmak üzere ikiye ayrılır.

 

Medenî müeyyideler; haksız bir durumun ortadan kaldırılarak eski halin iadesi, hukuk kaidelerine aykırı olan muamele ve akitlerin iptali, bu gibi muamelelerden doğan zararın tazmîni gibi müeyyidelerdir. Bu tür müeyyideler, ihlal edilmiş olan bir hakkın tamirini hedefler.

 

Cezaî müeyyideler ise, hukuka aykırı davranan kişinin tedip edilmesi, gerektiğinde toplumdan tasfiye edilmesi, mağdurun tatmini ve hukuka aykırı davranmak isteyenleri caydırma amacıyla, hukuka aykırı davranışta bulunan kişinin cismine, hürriyetine, hukukuna ve malına yönelik yaptırımlardır.

 

Eğer fiilin husule getirdiği zarar, toplum düzenini direk olarak etkilemişse, ammenin intizam ve sükununu muhafaza için cezaî müeyyideye müracaat edilmesi gerekir. Buna karşılık fertler arasındaki muameleleri tanzim eden bir kaidenin, yani medenî hukuk kaidelerinin ihlali cezalandırılmaz. Zira, bu gibi muhalefetlerden doğan zarar şahsi olduğundan cemiyeti alakadar etmez. Diğer taraftan bu gibi zararların telafisi de mümkündür. Bu nedenle daha ileri gidilerek cezâ tatbik edilmesinde içtimai fayda ve lüzum yoktur.

 

Müezzin

 

Müezzin ezan okuyan manasına gelmektedir. Ezan okuyacak kimsenin, erkek, akıllı, takvâ sahibi ve namaz vakitlerini bilen biri olması gerekir. Kadınların, aklı ermeyen çocukların, delilerin, sarhoşların, cahillerin ve fasıkların ezan okumaları veya kamet getirmeleri mekruhtur. Ezan okuyan kişinin abdestli olması gerekir; abdestsiz okunan ezan geçerli olmakla birlikte mekruhtur. Müezzinlerin güzel ve gür sesli olmaları uygundur.

 

Müfesser

 

Sözlükte tefsir edilmiş, açıklanmış gibi anlamlara gelen müfesser, bir fıkıh usulü terimi olarak, hükme açık bir şekilde delalet eden, tevîl ve tahsîs ihtimaline kapalı bulunan lafızdır. Müfesser lafızlar, hükme delâletindeki açıklığı bakımından, zahir ve nasstan daha kuvvetlidir. Müfesser lafız, bazen aslında mücmel iken, başka bir nass tarafından açıklanarak kapalılığı giderilmiştir. Meselâ namazı emreden nassları, Hz. Peygamber sünnetiyle açıklamıştır. Böylece daha önce mücmel iken, müfesser olmuştur. (bk. Mücmel)

 

Müfesser lafızlar tevîle ve başka bir şekilde anlaşılmaya müsait olmadığı için, kesin olarak delâlet ettiği manaya uygun şekilde amel edilmesi gerekir.

 

Müflis

 

Müflis, ağır borç yükü altında kalıp borçlarını ödeyemez hale gelen kişi demektir. Başka bir ifadeyle, vadesi gelen borçları mal varlığına eşit veya daha fazla olan borçluya müflis denir. Mahkemece kişinin iflasına hükmetmeye ise teflîs denir. (bk. İflâs)

 

Müfsit

 

Sözlükte bozan şey anlamına gelen müfsit, ıstılahta bir ibadeti veya bir hukukî işlemi sakatlayan fiil ve eksikliğe denir. Başka bir ifadeyle, usul ve adabına uygun bir şekilde başlanmış bir ibadeti bozup geçersiz hale getiren davranış ve eksikliktir. Hukukî işlem veya ibadetin bozulmasına fesât, bu işlem ya da ibadete de fâsit denir. (bk. Fesât)

 

Müftâ bih

 

Sözlükte kendisiyle fetvâ verilen anlamına gelen müftâ bih, dini bir kavram olarak, bir mezhebin imamları arasındaki farklı görüşlerden, daha sonraki alimlerce delil bakımından tercih edilmiş olanı veya bu görüşlerden belirli bir zaman için geçerli ve fetvâ vermeye daha uygun olduğu kabul edilen görüş anlamına gelir.

 

Müftî

 

Fıkhî bir meselenin dinî-hukukî hükmünü açıklama, fetvâ verme ehliyetini haiz kişi, fetvâ veren anlamına gelmektedir. (bk. Fetvâ)

 

Mühâkale

 

Mühâkale, başağındaki buğdayın, hasat edilmiş buğdayla tahmini bir ölçüyle alışverişine denir. Hanefîlere göre, bu şekildeki bir alışveriş caiz değildir, akit fasit olur. Zira Hz. Peygamber, mühakaleyi yasaklamıştır (Buhârî, Şürb, 17; Müslim, Buyû’, 53; Tirmizî, Buyû' 55). Diğer taraftan bu alışveriş, hakkında riba cereyan eden aynı cins şeylerin, götürü usulle satışı olduğundan caiz değildir.

 

Mükâtebe

 

Sözlükte yazışmak, mektuplaşmak anlamına gelen mükâtebe, bir fıkıh kavramı olarak, kölenin çalışarak belirli bir bedeli ödemesi üzerine azat olması konusunda efendisi ile arasında yapılan akdi ifade eder. Buna kitâbet de denir. Anlaşma yapan köleye mükâtep, cariyeye de mükâtebe denir.

 

İslâm'ın indiği dönemlerden çok önceleri yeryüzünde mevcut ve yaygın bir olgu olan köleliği, İslâm dini tedricen tasfiye etmeyi planlamıştır. Bu amaçla, sürekli olarak ve değişik vesilelerle köle azat etmeyi teşvik etmiştir. Mükâtebe de Kur’an-ı Kerim’de tavsiye edilen, köle azât yöntemlerinden biridir. Yüce Allâh, “Kölelerinizden hür olmak için bedel vermek isteyenlerle, onlarda bir iyilik görürseniz, mükâtebe akdi yapın. Onlara Allâh’ın size verdiği mallardan verin.” buyurmaktadır (Nur 24/33).

 

Mükâtebe akdi diğer akitlerde olduğu gibi icap ve kabul ile kurulur. Bedel peşin, vadeli veya taksitli olabilir. Akdin tamamlanmasıyla birlikte köle, bedeli kazanabilmek için, hür gibi tasarruf etme, çalışma hakkını elde eder. Bedelin tamamını ödemekle de özgürlüğüne kavuşur. Köle henüz bedeli ödemeden, sahibi azât ederse, köle hürriyetine kavuşur ve geri kalan bedel de düşer.

 

Mükellef

 

Mükellef, dinî hükümlerle yükümlü tutulan, düşünce, söz ve davranışlarına bir takım dünyevî, uhrevî, dînî ve hukukî sonuçlar bağlanan insan demektir. Mükellefiyetin temel şartı ehliyet, yani kişinin dînî, hukukî sorumluluk taşımaya elverişli olmasıdır. Mükellefin ehil olması ise, kendisine yöneltilen hitabı anlayabilecek ve bu hitabın anlamını tasavvur edebilecek güçte bulunması ile olur. Hitabı anlayabilme ise akıl ile mümkündür. Ancak aklın varlığı gizli ve seviyeleri de farklıdır; bu nedenle her seviyedeki akıl mükellefiyet için yeterli olmaz. Bu sebeple, aklın kişinin mükellef tutulabilmesi için yeterli olgunlukta kabul edilmesi için buluğ ölçü kabul edilmiştir.

 

Kişinin dinî, hukukî sorumluluk taşımaya elverişli olması için ne gibi şartların aranacağı hususu, iman, ibadet, toplumsal ödevler ve sorumluluklar gibi farklı alanlarda bazı farklılıklar göstermektedir. Bunlar da fıkıh kitaplarında ehliyet başlığı altında incelenmiştir. (bk. Ehliyet)

 

Mükrih

 

Bir kimseyi, haksız olarak istemediği bir şeyi yapmaya zorlayan, tehdit eden kişi anlamına gelir. (bk. İkrâh)

 

Mülâane

 

Kocanın eşine zina isnat etmesi sebebiyle, hakim huzurunda yemin edilerek yapılan lânetleşme ile evlilik bağının sona ermesidir. (bk. Liân)

 

Mülci İkrâh

 

Bir kimseyi, ölüm veya bir uzvunu kesmek gibi, kişinin canına veya bir uzvuna yönelik bir tehditle, istemediği bir şeyi yapmaya zorlamadır. Bu çeşit ikraha tam ikrah da denir. (bk. İkrâh)

 

Mülk

 

Mülk kelimesi Arapça’da, insanlar üzerinde hakimiyet, tasarruf salahiyeti anlamına gelmektedir. Türkçe’de ise, eşya üzerinde tek başına tasarruf yetkisini ifade etmektedir. Bunu Arapça’da milk veya melk kelimeleri karşılar. Eşya üzerindeki bu yetkiyi ifade etmek için mülkiyet kavramı da kullanılmaktadır. (bk. Mülkiyet)

 

Mülk Şirketi

 

İslâm hukukunda, iki veya daha fazla kişinin maldaki ortaklığını ifade eden basit ortaklığa verilen isimdir. Mülk ortaklığı zorunlu ve ihtiyarî olmak üzere ikiye ayrılır. Zorunlu mülk ortaklığı, iki veya daha fazla kişinin mallarının, kendi istekleri dışında, birbirinden ayrılmayacak şekilde birbirine karışması sonucunda veya miras yoluyla meydana gelen ortaklıktır. İhtiyâri mülk ortaklığı ise, birkaç kişinin bir malı ortak satın almaları, kendilerine hibe edilen bir malı kabul etmeleri, mallarını kendileri karıştırmaları gibi kendilerinin istek ve fiilleriyle meydana gelen ortaklıktır.

 

Ortaklar arasında vekalet veya kefalet söz konusu değildir. Bu nedenle, ortakların, diğer ortağının hissesinde tasarruf yetkisi yoktur. Ortaklar kendi hissesini, ortaklarına satabilir. Üçüncü kişilere satımı hususunda ise; şayet ortaklık malların karışması veya karıştırmasıyla meydana gelmişse, ortağının izni olmaksızın hissesini üçüncü kişilere satamaz; ancak miras, ortak olarak satın alma, hibeyi kabul etme gibi sebeplerden meydana gelmişse ortağının izni olmaksızın üçüncü şahıslara satabilir. Bu durumda, ortak mal, akar gibi şuf’a cari olan bir mal ise, ortaklar şuf’a hakkına dayanarak malı alabilirler.

 

Mülkiyet

 

Mülkiyet, bir ayn veya menfaat üzerinde varlığı kabul edilen ve bir engel bulunmadıkça yalnızca sahibine tasarruf imkanı veren, ayrıca herkese karşı ileri sürülebilen bir haktır. İslâm hukukunda mülkiyet hakkının konusu sadece mallar olmayıp, bir kısım haklar ve menfaatler de mülkiyet kapsamına girmektedir.

 

Konusu bakımından mülkiyet, ayn, menfaat ve deyn mülkiyeti olmak üzere üçe ayrılır. Ayn mülkiyeti, şeyin kendisi, aslı, kökü üzerinde söz konusu olan mülkiyettir. Prensip olarak, bir şeyin aynına sahip olan onun menfaatine de sahip olur. Tarla, ev, araba ve benzeri mal üzerindeki mülkiyet böyledir. Menfaat mülkiyeti, eşyanın aynına değil de bunlardan istifade etmeye, faydalanmaya ait olan ve bunu sağlayan mülkiyettir. Evde oturma, tarlayı ekme bu tür mülkiyettir. Deyn mülkiyeti ise, birisinin zimmetindeki borcun sahibinin, yani alacaklının sahip olduğu mülkiyet hakkıdır.

 

Başka bir açıdan mülkiyet, tam ve eksik olmak üzere ikiye ayrılır. Bir şeyin hem rakabesini, hem de menfaatini kapsayan mülkiyete tam mülkiyet; bunlardan sadece birini içine alan, sadece menfaat veya sadece ayna ait mülkiyet ise eksik mülkiyettir. Ayrıca bağımsızlığı bakımından, müstakil ve şâyi olmak üzere ikiye ayrılır.

 

Mülkiyet, sahipsiz mubah malın ihrazı, define bulmak gibi aslan kazanılabileceği gibi, alışveriş, miras gibi devren de kazanılabilir.

 

Mültezem

 

Mültezem, Kâbe’nin kapısı ile Haceru’l-Esved arasında kalan kısmına verilen isimdir. Harem bölgesine dışarıdan gelenlerin, Mekke’den ayrılmadan yapması vacip olan sadr veya vedâ tavafının yedi şavtını da tamamladıktan sonra, zemzem kuyusuna giderek zemzemden içer, daha sonra imkan bulursa Kâbe’nin kapısına gelir ve eşiğini öper, sonra da mültezeme gelerek vücudunu Kâbe’ye yapıştırır, sağ yanağını da koyar, Kâbe’nin örtüsüne yapışır ve ağlayarak dua eder. Ağlayamayan, ağlıyormuş gibi yapar. Geri geri giderek Kâbe’den çıkar.

 

Mümeyyiz

 

Sözlükte ayıran anlamına gelen mümeyyiz, dinî bir kavram olarak, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırt edebilen kişi demektir. Mümeyyiz olmayan çocukların eda ehliyeti yoktur. Bu nedenle, yapmış oldukları tasarrufları geçersizdir. Buna karşılık buluğ çağına ulaşmayan mümeyyiz çocuklar, nakıs edâ ehliyetine sahiptirler. Sırf kendilerinin menfaatlerine olan, hibenin kabul edilmesi gibi tasarrufları geçerlidir. Başkasına hibe etmek, vakıf gibi tamamen zararına olan tasarrufları ise geçersizdir. Alışveriş, kira gibi, yararına da zararına da olma ihtimali bulunan tasarrufları ise, velî veya vasîsinin iznine bağlıdır.

 

Münakehat

 

Fıkıhın, evlilik, boşanma, nafaka gibi bölümlerini içeren kısmına verilen isimdir. (bk. Nikah, Boşanma, Nafaka)

 

Mün’akid

 

Sözlükte bağlanmış, düğümlenmiş, kararlaştırılmış, katılaşmış, akdolunmuş gibi anlamlara gelen mün’akid, bir fıkıh kavramı olarak, unsurları tam olan ve kuruluş şartlarını taşıyan akit demektir.

 

Akitlerde temel kurucu unsur, tarafların karşılıklı irade beyanlarıdır. İrade beyanı; bir kişinin bir hakkı veya hukuki ilişkiyi kurma, değiştirme veya ortadan kaldırma iradesini, dış dünyaya yansıtması, açıklaması veya bildirmesi yahut da bunu doğrudan doğruya icra ederek yürürlüğe koymasıdır.

 

Kuruluş şartları ise, bir akdin kurulabilmesi için gerekli olan taraflar ile akdin mevzuunda aranan şartlardır.

 

Akdin meydana gelmesi için, en az iki tarafın bulunması ve taraf olan şahısların hukuki ehliyete sahip olmaları gerekir. Yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, bunama, sarhoşluk gibi sebeplerle temyiz kudretinden mahrum olan kişilerin irade beyanları muteber değildir. Mahcur, mümeyyiz çocuk gibi tam ehliyete sahip olmayan kişilerin irade beyanları geçerli olmakla birlikte, bu beyanları, hibe, talak gibi sırf zarar kabul edilen akitlerde sonuç doğurmaz. Alışveriş gibi kar ve zararı muhtemel tasarruflarda ise velî veya vasîsinin iznine bağlıdır.

 

Akdin kurulabilmesi için, hükmünü kabul eden bir mevzu bulunması gerekir. Akdin konusu, mal, menfaat veya fiil olabilir. Akdin konusu olan mal, ayn veya deyn; fiil ise yapmak veya kaçınmak olabilir. Akde konu olan şeyin; mümkün olması, mevcut, belirlenmiş ve akde konu olmaya elverişli yani meşru olması gerekmektedir

 

Mürâhık

 

Buluğ çağına yakınlaştığı halde, henüz ergen olmayan çocuğa mürâhik denir. Kızlarda 9 yaşına ulaştığı halde henüz adet görmeyen, erkeklerde de 12 yaşına ulaştığı halde henüz ihtilam olmayan çocuklar mürâhıktır.

 

Müsâveme

 

Sözlükte bir eşyaya kıymet artırarar pahaya çıkarmak, pazarlamak gibi anlamlara gelen müsâveme, bir fıkıh terimi olarak, satılan malın maliyeti ve kâr oranı açıklanmadan, pazarlık usulüyle satışına denir. İslâm hukukunda, malın maliyetinin belirterek bir miktar kar koymak suretiyle satımı caiz olduğu gibi, müsâveme yoluyla da caizdir. Bu durumda, malın maliyetine konulan kar haddinde herhangi bir sınır yoktur. Ancak fiyat gabn-ı fâhiş derecesinde bir pahalılığa sahip ise, alıcıya muhayyerlik hakkı doğurur.

 

Müskir

 

Müskir, sarhoşluk veren, şuuru kaplayıp aklı gideren şey anlamına gelmektedir. Bütün alkollü içkiler ve uyuşturucu müskir kavramı içerisine girmektedir. Hz. Peygamber, “Her sarhoş edici hamrdır. Ve her sarhoş edici haramdır. Kim dünyada hamr içer ve tevbe etmeden, onun tiryakisi olduğu halde ölürse, ahirette şarab içemez.” buyurmuşlardır (Buhârî, Eşribe 1; Müslim, Eşribe, 73). Alkollü içkiler ve uyuşturucu dinimizde şiddetle yasaklanmış, şeytan işi pislik olarak nitelendirilmiştir (Maide 5/90). Müskirât içmek, büyük günahlardan kabul edildiği için, içene had cezası tatbik edilmiştir.

 

Müslim

 

Selem akdinde taraflardan mirisine denir. bk. Selem.

 

Müstamel Su

 

bk. Mâ-i Müstamel.

 

Müstecir

 

bk. İcare.

 

Müsteftî

 

Fıkhî bir meselenin dinî-hukukî hükmünün açıklanmasını isteyen, fetvâ soran kişi demektir. bk. Fetvâ.

 

Müstehab

 

Sözlükte sevilen, sevimli olan, tercih edilen gibi anlamlara gelen müstehab, dini bir kavram olarak, Hz. Pegamber’in bazen yapıp, bazen terk ettikleri, alimlerin tavsiye ettikleri fiil ve davranışlardır. Müstehablar, ibadetlerin ve beşerî ilişkilerin daha güzel ve verimli olmasını sağlayan adap ve ahlak kurallarıdır.

 

Müstehab, mendub, nâfile, âdâp gibi tabirlerle eş anlamlı olarak da kullanılmaktadır. Müstehabın terk edilmesi, dinen kınanmayı gerektirmeyip, sadece daha iyi ve güzel olanın terk edilmesi anlamına gelmekte olup, yapılması terk edilmesinden evlâ olan fiillerin en alt sırasında yer alır. Sıcak mevsimlerde öğle namazını biraz geciktirmek, iftarda acele etmek müstehaba örnek olarak verilebilir.

 

Müstemin

 

Eman isteyen anlamına gelir. bk. Eman.

 

Müşkil

 

Sözlükte bir iş karışık, problemli, hangi cinsten olduğu bilinmeyen gibi anlamlara gelen müşkil, bir fıkıh usulü terimi olarak, bizzat lafzında bulunan bir sebep veya başka bir nassla karşılaşmasından dolayı manası kapalı olan ifadedir. Müşkil lafız ile kastedilen mana, ancak onu kuşatan karîne ve emâreler üzerinde incelemede bulunma ve derinlemesine düşünme yoluyla anlaşılabilir.

 

Müşkil için müşterek (müteradif) kelimeler örnek olarak verilebilir. Bu kelimeler ayn veya kuru’ kelimesi gibi iki üç manayı ifade eder. Ayn kelimesi, göz, pınar, casus gibi anlamlara gelmekte, kuru’ kelimesi de hem kadınların temizlik dönemini, hem de adet dönemini ifade etmektedir. Lafızda geçen bu kelimelerin hangi anlama geldiği, bazen sözün gelişinden, akışından anlaşılır; bazen de başka harici bir delil vasıtısıyla anlaşılır.

 

Müşteri

 

Müşterî, alışverişte malı satın alan kişiyi ifade etmektedir. (bk. Bey’)

 

Mütekavvim

 

Sözlükte kıymetli, fiyatı belirlenmiş anlamına gelen mütekavvim, bir fıkıh kavramı olarak, dinen iktisadî değeri olan mal demektir. Bu kavram iki manada kullanılmıştır: Birincisi, Müslümanların faydalanmaları helal ve serbest olan ve iktisadî bir değeri olan mal. Buna göre şarap, domuz eti mütekavvim mal değildir. İkincisi, elde edilmiş, kazanılmış, tasarruf konusu olabilecek mal. Meselâ denizdeki balık, havadaki kuş mütekavvim mal değildir. Ancak yakalandıklarında mütekavvim mal olur.

 

Mütekavvim olmayan malın itlafı, tazmîn gerektirmez. Ayrıca alışverişte akdin konusunun mütekavvim mal olması gerekir. Mütekavvim olmaması halinde, kurucu şartlarını taşımadığından akit batıl olur.

 

Mütûnu Erba’a

 

Kelime anlamı itibarıyla dört metin demek olan mütûnu erba’a, Hanefî fıkhında muteber kaynak olarak kabul edilen, özet halindeki dört kitaba verilen addır. Bunlar, Kenz, Muhtâr, Vikâye ve Mecma’ isimli kitaplardır.

 

Kenz, Ebu’l-Berekât Nesefî tarafından; Muhtâr, Ebu’l-Fadl Abdullah b. Mahmûd el-Mevsılî tarafından; Vikâye, Tâcu’ş-Şerîa Mahmûd tarafından; Mecma’ ise, Ahmed b. Saâtî tarafından yazılmıştır. Bu eserlerin pek çok şerhi yapılmıştır.

 

Müvekkel

 

Vekalet verilen, vekîl anlamına gelmektedir. Müvekkelin tam edâ ehliyetini haiz olması gerekir. (bk. Vekâlet)

 

Müvekkil

 

Vekalet veren anlamına gelmektedir. (bk. Vekâlet)

 

Müzâbene

 

Müzâbene, ağaçtaki taze hurmanın, yerdeki kuru hurmaya karşılık tahmini bir ölçüyle satışına denir. Hanefîlere göre, bu şekildeki bir alışveriş caiz değildir, akit fasit olur. Zira Hz. Peygamber, müzâbene yoluyla alışverişi yasaklamıştır (Buhârî, Şürb, 17; Müslim, Buyû’, 53; Tirmizî, Buyû' 55). Diğer taraftan bu alışveriş hakkında riba cereyan eden aynı cins şeylerin, götürü usulle satışı olduğundan caiz değildir.

 

Müzdelife

 

Mekke’de, Minâ ile Arafat arasında, Harem sınırları içinde bir bölgedir. Haccedenlerin arefe gününü, bayrama bağlayan, Zilhicce ayının 9’unu 10’una bağlayan gece burada vakfe durmaları vaciptir. O geceyi burada geçirmek ise sünnettir.

 

Hacılar Arefe günü güneş battıktan sonra Arafat’tan Müzdelife’ye gelirler ve burada akşam ile yatsı namazını cem ederek, yatsı namazının vaktinde kılarlar. Sabaha kadar burada kalıp dua ederler. Bayram günü sabah namazını burada kıldıktan sonra Mina’ya hareket ederler. Müzdelife vakfesinin sahih olması için; vakfe yapanın hac için ihrama girmiş olması, Arafat vakfesini yapmış olması, Müzdelife sınırları içinde yapılması ve Zilhicce’nin 9’unu, 10’una bağlayan gece yapılması gerekir.