İbrahim PAÇACI

 

- L -

 

Lağv Yemini

 

Lâhik

 

Lahit (Lahd)

 

Lahn

 

Lakît

 

Liân

 

Lifâfe

 

Livâta (Lûtîlik)

 

Lukata

 

 

 

- L -

 

Lağv Yemini

 

Sözü kuvvetlendirme amacı taşımayan, kasıtsız olarak edilen yemin anlamına gelir. bk. Yemîn

 

Lâhik

 

Sözlükte birinin ardından yetişmek, tâbi olmak; birinci meyveden sonra gelen ikinci meyva gibi anlamlara gelen lâhik, namaza imam ile başlayıp, namaz esnasında başına gelen bir durum sebebiyle namaza ara vermek zorunda kalan ve bu sebeple namazın bir kısmını imam ile birlikte kılamayan kimse demektir.

 

İmamla birlikte namaza başlayıp da abdesti bozulan kimse, dünya işleriyle meşgul olmadan ve namazı bozacak bir fiil yapmadan hemen çıkıp en yakın yerden abdest alarak geri döner ve bıraktığı yerden namazını tamamlar. İmamla birlikte başladığı namaza, uyku, gaflet, sıkışıklık gibi sebeplerle namazına ara vermek zorunda kalan kimse, bu mazeretleri ortadan kalktığında, namazı bozan bir fiil yapmadan kaldığı yerden namazını tamamlar. Lâhik, mümkünse önce kaçırdığı rekatları veya rükünleri yapar, sonra imama uyar ve imam ile birlikte selam verir. Kaçırmış olduğu rekatlarda Kur’an okumaz ve kendisinin yaptığı bir hatadan dolayı sehiv secdesi yapmaz.

 

Kaçırmış olduğu rekatları önce kılması halinde, imama yetişemeyeceğini anlarsa, hemen imama uyar. İmam namazı bitirince kaçırdığı rekatalı veya rükünleri yerine getirir. Bu esnada imam sehiv secdesi yaparsa, imamla sehiv secdesi yapmadan ayağa kalkar ve namazın sonunda sehiv secdesi yapar.

 

Abdest alıp döndüğünde, imam namazı tamamlamış ise, imamın arakasında namaz kılıyormuş gibi namazını tamamlar; yani Kur’an-ı Kerim okumaz, yaklaşık olarak imamın bekleyeceği kadar bekler, rüku ve secdede tesbihleri, oturuşlarda da tahiyyat ve diğer duaları okur.

 

Lahit (Lahd)

 

Lahit, kabirde kıble tarafında açılan oyuğa verilen isimdir. Kabirlerin lahit şeklinde kazılması sünnettir. Hz. Peygamber, “Lahit bizim içindir, düz olarak yarmak ise bizim dışımızdakiler içindir” buyurmuştur (Tâc, I/371).Kabir, boyu cenâzenin boyu kadar, genişliği de insan boyunun yarısı kadar olmak üzere, 100-150 cm. derinliğinde, kıbleye dik açı oluşturacak şekilde kazılır. Kıble tarafına, ölünün yan olarak konulabileceği şekilde lahit açılır. Ölü kıble tarafından kabre indirilerek, yüzü kıbleye gelecek şekilde bu lahde konur. Lahit kapatıldıktan sonra kabre toprak dökülerek doldurulur.

 

Lahn

 

Sözlükte kıraatte hata etmek, başkasının anlayamayacağı şekilde birine konuşmak, ırabta hata ederek konuşma, lehçe, lugat, dil, makam, nağme, melodi, ses, nota gibi anlamlara gelen lahn, dinî bir kavram olarak, Kur’an-ı Kerim okurken yapılan hatayı ifade etmektedir. Buna zelletü’l-kârî de denir.

 

Namazda yapılan kıraat hatalarının namazı bozup bozmayacağı konusunda fakihler bir takım ölçüler getirmişlerdir. Bunlar şöyle özetlenebilir;

 

Kur’an kasten manası değişecek derecede yanlış okunursa namaz bozulur. Hata veya unutarak yanlış okunması halinde ise;

 

a) Yanlışlık kelimelerin harekelerinde ise, manada bir değişiklik olsa da, olmasa da namaz bozulmaz.

 

b) Yanlışlık durak yerlerinde yapılırsa; yani durulacak yerde geçilip, geçilecek yerde durulursa, manasıpda değişiklik olup olmadığına bakılmaksızın namaz bozulmaz.

 

c) Bir harf yerine başka bir harf okunması şeklindeki meydana gelen yanlışlıkta, mananın değişip değişmediğine bakılır. Buna göre; bir harf değişir de bu değişiklikle kelimenin manası değişmez ve Kur’an’da da o kelimenen benzeri varsa namaz bozulmaz. Şayet harf değişmekle kelimenin manası bozulmaz ve fakat bu kelimenin bir benzeri Kur’an’da yoksa, İmam Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre namaz bozulur, İmam Ebû Yûsuf’a göre bozulmaz. Eğer harfin değişmesiyle mana değişir ve Kur’an’da da benzeri yoksa, namaz bozulur.

 

Namaz esnasında az veya çok miktarda âyet atlamakla namaz bozulmaz. Namazda önemli bir hata ile okuduktan sonra, dönüp yeniden düzgün bir şekilde okursa namaz caiz olur.

 

Bir kimse, Fatiha suresi ile birlikte, namaz sahih olacak kadar Kur’an’dan ayetler ezberlemesi ve buraları doğru okumak için gayret etmesi gerekir. Ancak dilindeki pelteklik veya diğer sebeplerle, çalışmalarına rağmen bunu yapamaması halinde okuyabildiği kadarıyla namazını kılar; fakat başkasına namaz kıldırması caiz değildir.

 

Lakît

 

Sözlükte yerden alınıp kaldırılan şey, sokağa bırakılmış ana-babası bilinmeyen çocuk gibi anlamlara gelen lakît, bir fıkıh terimi olarak, anne babası bilinmeyen, sahipsiz buluntu çocuk demektir.

 

Sokakta bulunup annesi babası bilinmeyen çocuğun nafakası hazineden karşılanır; öldüğünde mirası da hazineye kalır. Aynı şekilde bir cinayet işler de diyet ödemesi gerekirse hazineden ödenir; kendisinin öldürülmesi halinde de diyetini hazine alır.

 

Bulunan çocuğu, öncelikle onu bulan kişi almaya hak sahibidir. Mahkeme, bulunan çocuğu kabul edip etmeyeceğini bulana sorar; o da dilerse kabul eder, dilerse reddeder. Kabul etmesi halinde, çocuğa harcadıkları sadakadır. Ancak mahkeme, harcadığını geri istemek kaydıyla bakmasına izin vermişse, harcadıklarını isteyebilir. Bulunan çocuğun yanında bir mal bulunursa, mahkemenin izniyle nafakası için harcanır. Çocuğa bakmakla yükümlü kişi, çocuğu meslek kazanması için bir ustanın yanına çırak olarak verebilir; ancak işçi olarak çalıştıramaz.

 

Daha sonra bir kimse, böyle bulunan çocuğun kendisinin olduğunu iddia ederse, nesebi ondan sabit olur. Günümüzde anasız, babasız bakıma muhtaç çocukların bakım ve yetiştirilmeleri için devlet kuruluşları ve vakıflar bulunmaktadır. Bu çocukların istismar edilmelerini önlemek ve bir aile sıcaklığı içerisinde yetişmelerine sağlamak için, bu kuruluşlar aracılığıyla Devlet gözetiminde ailelerin yanına verilmesi yerinde olur.

 

Liân

 

Sözlükte lânetleşme, birbirine lânet etme gibi anlamlara gelen liân, bir fıkıh terimi olarak, karısının zina ettiğini veya çocuğunun kendine ait olmadığını iddia eden ve bu iddiasını gerektiği şekilde ispat edemeyen koca ile karısının, mahkeme huzurunda özel bir şekilde yemin ve lânetleşmeleri üzerine hakim tarafından evliliklerine son verilmesini ifade eder.

 

Kur’an-ı Kerim’de, Nûr suresinde düzenlenen liânın yapılış şekli şöyledir (Nûr suresi 24/6-9): Eşinin zinâ ettiğini veya çocuğunun kendisine ait olmadığını iddia eden ve bu konuda şahitleri bulunmayan koca, hakim huzurunda dört defa Allâh’ı şahit göstererek eşinin zina ettiğini veya çocuğun kendisine ait olmadığını söyler, beşincisinde de “yalan söylüyorsam Allâh’ın lâneti üzerime olsun” der. Bundan sonra kadın da, dört defa Allâh’ı şahit göstererek kocasının bu isnadında yalan söylediğini belirtir ve beşincisinde “Kocam doğru söylüyorsa Allâh’ın gazabı üzerime olsun” der. Bunun üzerine hakim tarafların ayrılmalarına hükmeder. Bu boşanma İmam Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre bir bâin talaktır. Hanefîlerden Ebû Yûsuf ve diğer mezhep imamlarına göre ise, taraflar birbirlerine ebedî olarak haram olurlar; hiçbir şartla bir daha evlenemezler.

 

Bu yemin ve lânetleşme erkeğe kazf cezası, kadına da zina cezası uygulanmasını düşürür.

 

Lifâfe

 

Sözlükte sargı, dolak, kapçık gibi anlamlara gelen lifâfe, dinî bir kavram olarak, cenâzeyi baştan ayağa kadar örten ve kefenin en üstüne gelen parçasıdır. Cenâzenin kefenlenmesinde, erkeklerin üç parça, kadınların da beş parça kefene sarılması sünnettir. Bunların en dışa gelenine lifâfe denir. Bu cenâzeyi baştan ayağa kadar örter ve bağlanabilmesi için ayak ve baş tarafından biraz daha uzun bırakılır. (bk. Kefen, Tekfîn)

 

Livâta (Lûtîlik)

 

Homoseksüellik, erkeklerin birbirlerı ile ilişkilerini ifade eden cinsî sapıklık anlamına gelir. İslâm dini zina gibi her türlü cinsel sapkınlığı da yasaklamıştır. Livâta, dinimizin nehyettiği çirkin işlerden, fenalık ve azgınlıklar zümresindendir.

 

Kur’an livâta, zinâ gibi ahlaken merdut çirkin işleri şiddetle yasaklamış, toplumları ve insanları ahlak ve fıtrata ters düşen bu gibi hareketlerden vazgeçmeleri için uyarmıştır. Yüce Allâh Kur’an-ı Kerim’de, şehevî arzularının esiri olan ve homoseksüellikle şöhret bulan Lût kavmini, bu çirkin fiillerinden dolayı nasıl helak ettiğini ibret olması için insanlara anlatmaktadır (A’raf 7/80-84; Hûd 11/77-83; Neml 27/54-58; Ankebût 29/28-35). Hz. Peygamber de, homoseksüelliğin ölüm cezasını gerektirecek kadar çirkin ve ahlaksızlık olarak nitelemiş, bu fiili yapanların mel’ûn olduklarını belirtmişler, ayrıca kadınlara arkadan yanaşmayı da aynı şekilde çirkin kabul etmişlerdir (Tirmizî, Hudûd, 24; Radâ, 12; Ebû Dâvûd, Hudûd, 29; Nikah, 46).

 

Livata, insanın bedenine, sağlığına ve topluma zararlı, pek çok hastalığın meydana gelmesine, huzur ve sükunu bozarak fert ve toplumun kokuşmasına neden olan çirkin bir fiildir. Çağın hastalığı olarak nitelendirilen AIDS ile pekçok zührevî hastalığın bulaşması ve yayılmasının altında zinâ ve özellikle homoseksüelliğin yattığı yapılan araştırmalardan ortaya çıkmaktadır. Kişinin sağlığını, toplumun sağlam yapısını muhafaza etmek için, livata ile yakın ilişkisinin olduğu uzmanlar tarafından belirtilen AIDS hastalığından ve diğer zührevi hastalıklardan korunmak için, zina, livata ve diğer çirkin işlerden uzak durmak gerekir.

 

Lukata

 

Sözlükte yerden kaldırılan buluntu, başak, madendeki altın parçaları gibi anlamlara gelen lukata, bir fıkıh kavramı olarak, sahibinin koruması altında olmayan, sahibi tarafından kaybedilen şeyi ifade etmektedir. Yitiği alan kimseye mültekıt denir.

 

Hz. Peygamber, buluntu malın emânet olarak alınıp bir yıl ilan edilmesini, fakat deve gibi kendisini koruyabilen ve bir zarar gelmeyeceğinden emin olan malların ise bırakılmasını, sahibinin onu bulacağını belirtmişlerdir  (Buhârî, İlim, 28; Şürb, 12; Lukata, 2, 3, 4,11; Talâk 22; Edeb 75; Müslim, Lukata, 1; Muvatta, Akdiye, 46; Ebu Dâvud, Lukata, 1; Tirmizî, Ahkâm, 35). Başka bir hadislerinde de; “Kim bir buluntu ele geçirirse, buna adâlet sahibi birini şâhid tutsun, ne buluntuyu gizlesin, ne de nazardan kaçırsın. Sahibini bulunca hemen ona versin. Sahibini bulamazsa (bilsin ki) bu mal Allah'ındır; onu dilediğine verir.” buyurmuşlardır (Ebu Dâvud, Lukata, 1).

 

Hz. Peygamber’in koymuş olduğu bu ilkelerden hareketle, fakihler buluntunun durumu ve yapılması gerekenler konusunda kurallar koymaya çalışmışlardır. Buna göre, yitiği bulanın, sahibine vermek üzere alması tavsiye edilmiştir. Hatta zayi olması endişesi var ise alınması vacip olarak kabul edilmiştir. Yitik malı bulan kimse, bunu sahibine vermek üzere aldığına bir şahit tutması gerekir. Şahit tutarsa, bulduğu mal yanında emanettir; bir kusuru olmadan telef olması halinde tazmîn etmesi gerekmez. Ancak şahit tutmazsa, malın telef olması halinde, sebebine bakılmaksızın tazmîn etmesi gerekir.

 

Lukatayı alan kişi, malın durumuna göre uygun bir şekilde ve uygun bir süre ilan eder. Hadislerde bu bir yıl olarak belirlenmişter. Sahibinin ortaya çıkması ihtimali kalmayınca, fakirlere onun adına sadaka olarak verir. Daha sonra sahibinin çıkması halinde, sadaka olarak verdiğini söyler. Mal sahibi bunu kabul ederse, sevabı kendisinin olur. Kabul etmemesi halinde, ya bulan ya da sadakayı alan fakir tazmîn eder. Fakirin yanında olduğu gibi bulması halinde onu geri alır.

 

Kıymetsiz şeylerin uzun süre ilan edilmesi gerekmez. Buluntu malların devlet yetkililerine verilmesi de caizdir. Günümüzde, kayıp eşyalar için bürolar kurulmuş olup, buralarda mallar daha güvenli bir şekilde muhafaza edilebilmekte, ayrıca buralar kaybeden için de müracaat mekanı olmaktadır. Bu nedenle, kayıp bir malı bulan kişinin bunu alıp devlet yetkililerine vermesi daha uygun olur.