İbrahim PAÇACI

 

- İ -

 

İâre

 

İbâha

 

İbârenin Delâleti

 

İbnü’s-Sebil

 

İbrâ

 

Îcâb

 

İcâbet

 

Îcar

 

İcâre

 

İcâre-i Vâhide

 

İcâreteyn

 

İcbâr

 

İcmâ’

 

İçtihât

 

İddet

 

Îfâ

 

İflâs

 

İfrad Haccı

 

İfsât

 

İftâ

 

İftar

 

İftitah Tekbiri

 

İhram

 

İhraz

 

İhsâr

 

İhtikan

 

İhtikar

 

İhtilâm

 

İhtisab

 

İhtiyar

 

İkâle

 

İkamet

 

İkrâh

 

İkrâr

 

İkraz

 

İktida

 

İktisat

 

İktizânın Delâleti

 

Îlâ

 

İllet

 

İlm-i Hilâf

 

Îmâ

 

İmâm

 

İmâme

 

İmâmet

 

İmâmeyn

 

İmsâk

 

İnan Şirketi

 

İnfisâh

 

İn’ikâd

 

İntihar

 

İnzâl Vaki Olmak

 

İrtifak Hakları

 

İsfâr

 

İskâr

 

İspat

 

İstibrâ

 

İstidlâl

 

İstiftâ

 

İstihâre

 

İstihâze

 

İstihsân

 

İstikbâl-i Kıble

 

İstikrâz

 

İstilâm

 

İstimnâ

 

İstinbat

 

İstincâ

 

İstinkâ

 

İstinşâk

 

İstircâ’

 

İstiskâ

 

İşâretin Delâleti

 

İşrâk Vakti

 

İtikâf

 

İtlâf

 

İttibâ’

 

İyâl

 

İyas

 

İzâr

 

 

 

- İ -

 

İâre

 

bk. Âriyet.

 

İbâha

 

Sözlükte salıvermek, açıklamak, helal kılmak gibi anlamlara gelen ibâha, bir fıkıh teremi olarak, mükellefin bir fiilin yapılması veya yapılmaması konusunda serbest bırakılması, başka bir ifadeyle fiilin yapılıp yapılmamasının eşit tutulup herhangi birinin tavsiye edilmemesini ifade etmektedir. Bu şekilde serbest bırakılan fiile de mubah denir. (bk. Mubah)

 

İbârenin Delâleti

 

Bir fıkıh usulü kavramı olan ibârenin delâleti; lafzın sevk edildiği manaya delalet etmesi demektir. Başka bir ifadeyle, lafzın, nassın gelişindeki aslî maksat olan veya ona tâbî olarak kasdedilen hükme delâlet etmesidir. Buna nassın ibaresi de denilmektedir.

 

Allah Tealâ; “Faiz yiyenler (kabirlerinden), şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların "Alım-satım tıpkı faiz gibidir" demelerindendir. Halbuki Allah, alım-satımı helal, faizi haram kılmıştır. (...)” buyurmaktadır (Bakara 2/275). Bu ayet iki hükme delalet etmektedir: Birincisi, alışveriş ile faizin aynı şeyler olmadığı; ikincisi ise, alışverişin helal, faizin ise haram kılınmasıdır. Bu iki hüküm de lafızdan ve ibareden çıkmaktadır. Çünkü ayet, bunları açıklamak için gelmiştir ve lafzın zahiri bu iki hükmü de içermektedir.

 

Nassın ibaresi, delâlet yollarının en kuvvetlisidir. Bunu sırasıyla, nassın işareti, nassın delaleti ve iktizânın delâleti takip etmektedir. Eğer nassın delâleti, diğer bir delalet ile çatışırsa, kuvvetli olduğundan tercih edilir. zayıf olana itibar edilmez.

 

İbnü’s-Sebil

 

Kelime anlamıyla yol oğlu demek olan ve Araplar arasında yolcu, uzun süredir yolda olan anlamlarına gelen ibnü’s-sebîl, dini bir kavram olarak, yolda kalmış kimse için kullanılmaktadır.

 

Kur’an-ı Kerim’de, zekattan ve ganimetin 1/5’inden yolda kalmışlara verileceği belirtilmiş (Tevbe 9/60; Enfâl 8/41; Haşr 59/7); ayrıca bunlara yardım edilmesi tavsiye edilmiştir (Bakara 2/177, 215; Nisâ 4/36; İsrâ 17/26; Rum 30/38).

 

Fakihlerin çoğunluğuna göre, ibnü’s-sebîl, kendi memleketinde malı olmakla birlikte, bulunduğu yerde malı, parası olmayan, bu nedenle yolda kalan kimseyi ifade etmektedir. Gurbette, herhangi bir sebeple muhtaç duruma düşen kimse, memleketinde malı da olsa, bundan yararlanamadığı sürece, fakir olarak kabul edilir ve kendisine zekattan hisse verilir. Yolda kalan kimseye, yolculuğuna devam etmeye veya malının bulunduğu yere dönmeye yetecek kadar zekat verilebilir.

 

Yolcuya zekat verilebilmesi memleketine dönebilecek kadar parası bulunmaması ve yolculuğa meşrû bir amaçla çıkması gerekir. Malı bulunduğu halde, çeşitli baskılar sonucunda ülkesini terk etmek zorunda kalan mültecilere de, ibnü’s-sebil olarak zekat verilir.

 

İbrâ

 

Sözlükte arındırmak, temize çıkarmak, yükümlülükten kurtarmak gibi anlamlara gelen ibrâ, bir fıkıh kavrama olarak, bir kimsenin başka birinde bulunan alacak veya hakkından karşılıksız olarak vaz geçmesini ifade eder.

 

İbrâ dinimizde mendûb kabul edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de, borçlunun sıkıntı içinde olması halinde borcun ertelenmesi veya bağışlanması tavsiye edilmiştir; “Eğer (borçlu) darlık içinde ise, eli genişleyinceye kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer bilirseniz, bunu sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara 2/280). Hz. Peygamber de, bu yönde teşvik ve tavsiyelerde bulunmuştur.

 

İbrânın sahih olması için, ibrada bulunan kimsenin tam edâ ehliyetine sahip olması gerekir. İbrâ hak sahibinin bizzat kendisi tarafından yapılabileceği gibi, vekil tarafından da gerçekleştirilebilir. İbrâ iki taraflı bir akit olmakla birlikte, hakim olan görüşe göre, sadece ibrâ edenin tek taraflı irade beyanı ile gerçekleşir. Ancak ibra edilenin kabul etmeme, reddetme yetkisi vardır. İbrâ edilen, ibrâyı reddetmesi halinde hükümsüz olur.

 

İbrânın gerçekleşmesi halinde, hak düşer ve dava konusu olmaktan çıkarar. Bunun sonucunda ibrâ eden ile ibra edilen arasındaki borç münasebeti sona ermiş olur. Hakkın düşmesinden sonra, ibra edenin bunu talep etmesi veya ibradan vazgeçmesi mümkün değildir.

 

Îcâb

 

Sözlükte, bir şeyi gerekli kılmak, bir öğün yemek yemek, korku ve endişeyle yüreğini oynatmak, cennet ve cehennemi gerektiren iş işlemek gibi anlamlara gelen îcâb, dini bir kavram olarak; fıkıh usulünde, Şâri’in bir fiilin yapılmasını kesin ve bağlayıcı tarzda istemesini, İslâm hukukunda ise, akitlerin kuruluşunda, akit yapmak isteyen tarafın teklifte bulunmasını, bu yöndeki arzusunu belirten irade beyanını ifade eder.

 

Şâri’in bir fiilin yapılmasını kesin ve bağlayıcı bir şekilde istemesine îcâb, yapılması istenen fiile de vâcip denir. Fakihlerin çoğunluğuna göre farz ile vâcib arasında fark bulunmamaktadır. Hanefîlere göre ise, sübut ve delalet bakımından kesin olan bir delille yapılması kesin ve bağlayıcı bir şekilde istenen fiiller farz, zannî bir delil ile istenen ise vaciptir. (bk. Vâcib; Farz)

 

İslâm hukukunda akitlerin kuruluşunda tarafların rızası önemli bir unsur oluşturmaktadır. Akdin gerçekleşmesi için karşılıklı rızanın olması şarttır. Ancak rıza, insanın iç aleminde cereyan eden gizli bir husus olduğundan, bunun yerine rızayı ortaya koyan irade beyanı esas olarak alınmıştır. Akit yapmak isteyen taraflardan ilk olarak teklifte bulunan kimsenin, bu yöndeki arzusunu belirten irade beyanına îcâb; karşı tarafın buna uygun olarak yapmış olduğu irade beyanına da kabûl denir. Karşılıklı irade beyanı olan îcâb ve kabûlün vaki olması üzerine akit kurulmuş olur.

 

Îcâbta bulunan kimsenin tam edâ ehliyetine sahip olması gerekir. Nakıs edâ ehliyetine sahip kişilerin irade beyanlarının sonuç doğurması için, akdin hibe gibi tamamen zararına bir akit olmaması ve vasî veya velîsinin izni gerekir.

 

İcâbet

 

Sözlükte cevap vermek, kabul etmek anlamlarına gelen icâbet, dini bir terim olarak, Allâh’ın duâları kabul etmesi; fıkıhta ise, bir akitte tarafların akdi kabulü manalarına gelmektedir.

 

Yüce Allâh, Kur’an-ı Kerim’de kendisine yapılan duâları kabul edeceğini müjdelemekte ve “Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dualarını kabul ederim. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.” buyurmaktadır (Bakara 2/186). Allâh Teâlâ, yapılan bütün duâlara karşılık verecektir. Ancak bu, yapılan duânın aynen kabul edileceği anlamına gelmez. Allâh, bazen değişik hikmetlerle kulun duâsını aynen kabul etmez, fakat kul için daha uygun ve hayırlı olacak şekilde, bu dünyada veya ahirette karşılığını vermek üzere kabul eder.

 

İslâm hukukunda icâbet, akit yapmak isteyen tarafın teklifte bulunmasına karşılık, diğer tarafın buna uygun olarak yapmış olduğu irade beyanınd bulunmasına, akdi kabûl etmesine de icâbet denir. Akitlerde kabûlde bulunacak kimsenin, kural olarak edâ ehliyetini haiz olması gerekir. Akdin hibenin kabul edilmesi gibi şahsın tamamen yararına olması halinde nakıs edâ ehliyeti yeterli görülmekle birlikte, kar ve zarar ihtimali bulunan akitlerde tam edâ ehliyetine sahip olması gerekir. Nakıs edâ ehliyetine sahip şahısların, bu tür akitleri kabullerinin geçerli olması için vekil veya vasinin izni gerekir; tamamen zararına olan akitleri kabul etmeleri ise söz konusu değildir.

 

Îcar

 

Kiraya verme, ücretli işçi edinme anlamlarına gelmektedir. (bk. İcâre)

 

İcâre

 

Sözlükte kiralamak, iş karşılığı verilen şey anlamlarına gelen icâre, fıkıhta da sözlük anlamına uygun olarak menfaatin bedel karşılığı satımını konu alan iş ve kira akdini ifade etmektedir. Kiralayana müstecir, kiraya verene âcir, icâre akdine konu olan işçiye ecîr ve menfaate karşılık verilen bedele ücret denir.

 

İslâm hukukunda icâre akdi, hem gayrimenkul ve menkul eşyanın kiralanmasını, hem de insanın çalışmasını konu alan iş akdini kapsar. İcâre, ticarî ve günlük hayatta en çok ihtiyaç duyulan akitlerden olup, karşılıklı borç doğuran iki taraflı ve bağlayıcı bir akittir. İcâre akdinin şekli, işleyişi toplumsal anlayışlarla ve şartlarla yakından alakalı bulunduğundan, Kur’an ve sünnette ayrıntılı hükümler konulmak yerine, genel çerçeveler çizilmiş, belli ilkeler belirlenmiştir.

 

İcâre akdi, menfaatin kaynağı bakımından, ayn icâresi ve insan icâresi olmak üzere iki ana gruba ayrılır. Ayn icâresi, günümüz hukuk literatüründe kira akdi; insan icâresi ise, iş akdi olarak isimlendirilmektedir.

 

Kira akdinin geçerli ve sağlam bir şekilde kurulabilmesi için, tarafların edâ ehliyetine sahip olmaları, akdin konusunun, süresinin ve ücretin sözleşme esnasında açıkça belirlenmesi gerekir. Kira akdinin konusu, yani kiralanan şey gayrimenkul veya menkul olabilir. Ancak kiralanan şeyin kullanımının mümkün, mutat ve mubah olması gerekir. Akit esnasında kiralanan şeyin kullanım şeklininin ve kira bedelinin tartışmaya yol açmayacak şekilde belirlenmesi gerekir. Akdin kurulması üzerine, kiraya veren kimsenin kiralanan şeyi kullanıma elverişli olarak kiracıya teslim etmesi ve kira süresince kullanıma elverişli bulundurması, ihtiyaç olduğunda bakım ve onarımını yaptırması kiraya verenin yükümlülüklerindendir. Buna karşılık kiracının, kiralanan şeyi akdin ve örfün gerektirdiği gibi kullanması ve kira bedelini ödemesi gerekir. Kira süresinin dolmasıyla kira akdi sona erer; kiralanan şeyin tahliye edilmesi gerekir. Ancak kira süresi sona ermekle birlikte, tarlada ekinin olgunlaşmaması gibi haklı mazeret ve ihtiyaç sebebiyle akit makul bir süre uzatılır ve emsal bedel (ecr-i misil*) ödenmesi gerekir.

 

Klasik fıkıh literatüründe icâre-i âdemî olarak isimlendirilen iş akdi, işçinin ücret karşılığında belli bir süre çalışması veya belli bir işi yapması üzerine kurulan akittir. İş gören kimseye ecîr, iş verene de müstecîr denir. İş akdinin kurulmasında, kira akdinde aranan şartların bulunması gerekir. İşçinin sarf edeceği emeğin akit esnasında belirlenmesi, yapılacak işin ifasının hukuken ve fiilen mümkün olması, hukuken ve dinen serbest olması gerekir. Namaz, oruç, Kur’an okumak gibi sırf ibadet sayılan dinî mükellefiyetlerde icâre caiz değildir. (bk. Ecîr, Ecr.)

 

İcâre-i Vâhide

 

Kelime anlamıyla bir defalık kira akdi, tek kira bedeli demek olan icâre-i vâhide, bir fıkıh terimi olarak, vakıf akarlarının, mütevellîsi tarafından belirli bir süre tayin edilerek kiralanmasını ifade etmektedir.

 

Vakıf malları işletilmeleri bakımından üçe ayrılır: icâreteynli vakıflar, mukataalı vakıflar ve icâre-i vâhideli vakıflar. Bunlardan icâreteynli ve mukataalı vakıflar uzun süreli, icâre-i vâhideli vakıflar ise kısa süreli kirâ akdiyle işletilen vakıflardır. Kiralama süresinin belirli ve kısa olması icâre-i vâhideli vakıfların en belirgin özelliğidir.

 

İcâre-i vâhideli vakıflarda, vakıf mallarını mütevellisinin kiraya vermesi gerekir. Ancak mütevellînin ilgilenmemesi veya görevini suiistimal etmesi halinde, hakim tarafından kiraya verilir. Kiralanan vakıf malının ücretinin, ecr-i misilden* daha düşük olmaması gerekir. Kira süresinin dolması veya kiracının vefat etmesiyle akit sona erer.

 

İcâreteyn

 

Sözlükte çifte kiralama veya iki kira bedeli anlamlarına gelen icareteyn, bir fıkıh terimi olarak, vakıf akarlarının, biri peşin ve diğeri de vadeli olmak üzere çift kira bedeli ile uzun süreli olarak kiraya verilmesini ifade etmektedir.

 

Osmanlılarda vakıf akarlarında uygulanan bu kiralama usulünde, akarın gerçek kıymetine yakın veya eşit bir ücret peşin olarak verilir, ayrıca her ay veya yıl sonunda cüz’î bir kira ödenir. Böyle kiralanan vakıf akarlarına, icâreteynli vakıflar, kiralayana da icâreteyn mutasarrıfı denir.

 

Bu kiralama şeklinin en önemli özelliği, ferağ ve intikalin câri olmasıdır. İcâreteyn mutasarrıfı, mülkiyet hakkına benzer sonuçlar doğuran bir tasarruf hakkına sahiptir; kullanma, faydalanma ve rakabe üzerinde tasarruf hakkı vardır. Akarın rakabesi vakfa ait olmakla birlikte, icareteyn mutasarrıfının sahip olduğu tasarruf hakkı müebbed bir kira ile pekişmiştir, akardaki tasarruf hakkı intikal eder. Cumhuriyet döneminde 2762 sayılı Vakıflar Kanunu ile icâreteynli vakıflar bir tâviz bedeli karşılığında tasfiye edilmiştir. Taviz bedeli, icâreteynli vakıflarda peşin ödenen kiranın yirmi katı olarak belirlenmiş, ancak son dönemlerde bunun çok düşük meblağlarda olması nedeniyle, bu akarların büyük bir kısmı mutasarrıflarına düşük bir bedelle devredilmiştir.

 

İcbâr

 

Sözlükte zorlamak, zor kullanarak bir kimseyi bir işe sevk etmek anlamına gelen icbâr, dinî bir kavram olarak, meşru bir yetki kullanılarak kişinin dinen veya aklen caiz ya da gerekli bir işi yapmaya zorlanmasını ifade eder.

 

Dinin temelini teşkil eden iman esasları ile ikinci önemli halkasını oluşturan ibadetlerin ve diğer bütün dinî ödevlerin yerine getirilmesinde, hür irade ve bilinçli davranış esastır. Bunun için, bu konularda zorlama hoş karşılanmamıştır. Kur’an-ı Kerim’de, “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır.” buyurulmaktadır (Bakara 2/256). Ayrıca Yüce Allâh Hz. Peygamber’e hitaben, “(Resûlüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?buyurmuştur (Yunus 10/99). Esasen iman kalp ile tasdik demek olup, inanmaksızın zorlama yoluyla inandığını söylemek geçerli de değildir. Aynı şekilde ibadetlerin ve diğer dinî görevlerin zorlama ile yerine getirilmesi de dünyevî sonuç doğursa da, uhrevî yönden bir sonuç doğurmaz.

 

Hukuk alanında zorlamayı ise, müeyyideler oluşturmaktadır. Hukuk kurallarına uygun hareket edilmesini sağlamak amacıyla, hukuk kurallarını ihlal eden kişinin canına, malına, hürriyetine veya itibarına yönelik ceza uygulanması; hukuki yükümlerini yerine getirmeyenlerin, kamu gücü harekete geçirilerek cebri icra vasıtalarıyla bu yükümlülüklerini zorla yerine getirmelerinin sağlanması veya başkasına verdiği zararın giderimi hukukun maddi müeyyidelerini oluşturmaktadır. (bk. Müeyyide)

 

İcmâ’

 

Sözlükte birleştirmek, derleyip toparlamak, bir işi sağlam yapmak, fikir birliği etmek gibi anlamlara gelen icmâ’, fıkıh usulünde, Hz. Peygamber’in vefatından sonra herhangi bir devirde alimlerin, dinî bir meselenin hükmü hakkında ittifak etmeleri manasına gelir.

 

İcmâ’ın meydana gelmesi için, Hz. Peygamber’in vefatından sonra meydana gelmiş olması, görüş beyan edenlerin Hz. Muhammed’in ümmetinden müçtehitler olması, icmâ’ edilen konunun şer’î bir hüküm olması ve o devirde yaşayan bütün müçtehitlerin fikir birliği etmiş olmaları gerekir.

 

İcmâ, teşekkülü bakımından sarih icmâ’ ve sükûtî icmâ’ olmak üzere ikiye ayrılır. Sarih icmâ’, herhangi bir zamanda yaşayan bütün müçtehitlerin bir meselenin hükmüne dair görüşlerini tek tek açıklamaları suretiyle meydana gelen fikir birliğidir. Sükûtî icmâ’ ise, bir veya birkaç müçtehidin görüş belirttikten sonra bu görüşe muttali olan o devirdeki diğer müçtehitlerin açıkça bu görüşe katıldıklarını beyan etmemekle birlikte itiraz da etmeyip sükut etmeleri suretiyle oluşan icmâ’dır.

 

Alimlerin çoğunluğuna göre sarih icmâ’, kesin delil teşkil eder; ona uymak vaciptir. Sükûtî icmâ’ın, sarih icmâ’ gibi kesin delil olup olmayacağı konusunda ise ihtilaf vardır. Mâlikîler ve Şâfiîlere göre, alimlerin sükutu ile icmâ’ gerçekleşmeyeceğinden, bunlara göre, ayrıca Hanefîlerden Kerhî’ye göre sükûtî icmâ’ kesin bir delil olmayıp, zannî bir delildir. Hanefîlerin çoğunluğu ve Ahmed b. Hanbel’e göre ise, sarih icmâ’ gibi kesin bir delildir.

 

İçtihât

 

Sözlükte bir konuda elden gelen çabayı sarf etmek, bir şeyi elde edebilmek için olanca gücü harcamak anlamlarına gelen ictihâd, bir fıkıh terimi olarak, fakihin tafsîlî delillerden şer’î-amelî hükümleri çıkarmak için bütün imkanını harcaması manasına gelir.

 

İslâm dininde hükümlerin aslî kaynağı ayetler ve hadislerdir. Ancak bu iki kaynağın sınırlı olması, olayların ise sonsuz olması bu iki kaynağa dayanarak içtihad etmeyi, yani hüküm çıkarmayı zarûrî kılmaktadır. Zamanın ve çevrenin şartlarına bağlı olarak ortaya çıkan yeni hadiselere nasların uygulanmasında, nasların zamana göre yorumlanmasında etkin rolü içtihat müessesesi oynamaktadır. Nasların teşri sebebini araştırmak, âdet ve şartların durumunu takdir etmek, yeni hadiselere, nasların ruhuna uygun hükümler bulmak içtihat alanına giren problemlerdendir.

 

İçtihâtla sabit olan hükümler, alimin kendi gayreti ile elde ettiği görüş olduğundan, kesinlik ifade etmez. Bu nedenle her zaman tartışılabilir ve yanlışlığı ileri sürülebilir. Her içtihât, kendi devri ve şartları içinde doğru ve geçerli sayılır.

 

Nasslardan hüküm çıkaracak kimseye müçtehit denilir. Her devirde, Müslümanların problemlerini çözümleyecek müctehidleri yetiştirmeleri dinî bir görevdir. Fıkıh usulcüleri müctehid olmak için farklı şartlar koşmuşlardır. (bk. Müçtehit)

 

Mezhep imamları gibi mutlak müçtehit olmak için ileri sürülen şartların günümüzde bir kişide bulunması zor görülmekle birlikte, teknolojik ve ilmî gelişmeler sonucunda ulaşılan imkanlar sayesinde, şer’î delilleri anlama ve yorumlamada ve onlardan hüküm çıkarmada günümüz alimleri daha şanslı hale gelmişlerdir. Tefsir, hadis, fıkıh konularında günümüze kadar pek çok çalışmalar yapılmıştır. Ayetlerin nüzul sebepleri, delaletleri konusunda araştırmalar gerçekleştirilmiş, hemen bütün hadislerin tespiti, tahrici, tenkidi konusunda çalışmalar yapılmıştır. Ve bu çalışmalar halâ sürdürülmektedir. İletişimin ve teknolojinin çok ileri bir düzeye ulaştığı günümüzde, bu çalışmalara ulaşmak çok kolay hale gelmiştir. Diğer taraftan bu çalışmalar bilgisayar ortamına aktarılmış, CD’lere kaydedilmiştir. Bir – iki tuşa basmakla bir konudaki bütün ayet ve hadislere ve o konu üzerinde yapılan çalışmalara ulaşılabilmek imkanına kavuşulmuştur.

 

Aynı şekilde tıp, ekonomi, iktisat, sosyoloji, psikoloji gibi ilim dallarında müstakil enstitüler, fakülteler kurulmuş, çalışmalar hızlanmıştır.

 

Sonuç olarak, fıkıh melekesini kazanmış samimi ve bu bilgilere ulaşabilecek İslâmî ilimlerde temayüz etmiş şahıslar ile iktisat, hukuk, sosyoloji, psikoloji, antropoloji, tıp gibi ilimlerden ihtiyaç duyulan bir veya birkaçında mütehassıs kişilerden oluşturulacak içtihat şurası sayesinde günümüz problemlerine çözümler getirilebilir, ihtiyaç duyulan hükümler konulabilir.

 

İddet

 

Sözlükte saymak, miktar, adet anlamlarına gelen iddet, dinî bir kavram olarak, herhangi bir sebeple evliliğin sona ermesi halinde, kadının yeni bir evlilik yapabilmek için beklemek zorunda olduğu süreyi ifade eder. İddet esas itibariyle kadının beklemek zorunda olduğu süre olmakla birlikte, bazı durumlarda erkeğin de beklemesi gerekir. Erkeğin boşandığı eşinin kız kardeşi, halası, teyzesi veya yeğenleriyle evlenmek istemesi halinde, boşadığı eşinin iddetini tamamlamasını bekler. Aynı şekilde, dört kadınla evli iken bunlardan birisini boşaması halinde, tekrar bir kadınla evlenebilmesi için, boşadığı kadının iddetini tamamlamasını bekler.

 

İddetin, kadının hamile olup olmadığının anlaşılarak nesebin karışmasını önleme, taraflara düşünme ve tekrar bir araya gelme fırsatı verme, kadın için yeni hayata ruhen hazırlama, evlilik bağını yok etmemek gibi hikmetleri bulunmaktadır.

 

Sahih evlilikte zifaf veya sahih halvet gerçekleşmiş ise, fâsit evlilikte ise zifaf meydana gelmiş ise ayrılmaları halinde kadının iddet beklemesi gerekir. Ancak evlilikten sonra erkeğin ölmesi halinde, zifaf veya halvet şartı aranmaksızın kadın iddet bekler. Kur’an-ı Kerim’de, evliliğin sona eriş şekline ve kadının hamile olup olmamasına göre iddet sürüleri farklı olarak belirlenmiştir.

 

Evlilik boşanma veya fesih yoluyla sona ermiş ve kadın da hamile değil ise, adet gören kadın üç hayız süresi iddet bekler (Bakara 2/228); herhangi bir sebeple adet görmeyenler ise, üç ay süreyle iddet beklerler (Talak 65/4). Evlilik erkeğin ölümü ile sona ermiş ve kadın da hamile değilse, iddet süresi dört ay on gündür (Bakara 2/234). Evlilik ne şekilde sona ererse ersin, hamile olan kadının iddeti, doğum yapıncaya kadardır; doğum yapmasıyla iddeti sona erer (Talak 65/4).

 

İddet bekleyen kadınların nafakaları belirli şartlarla ayrıldığı kocaları üzerinedir. Hanefilere göre boşanma sebebiyle evliliğin sona ermesi halinde, iddet süresince kadının yiyecek, giyecek, barınma gibi ihtiyaçları, boşayan koca tarafından karşılanır. Ölüm sebebiyle evliliğin sona ermesi halinde, vefat eden kocanın vücup ehliyeti sona erdiğinden nafaka borcuna muhatap olması söz konusu değildir. Ancak, kocanın bir yıl süreyle evden çıkarılmamasını vasiyet etmesi Kur’an-ı Kerim’de tavsiye edilmiştir: “Sizden ölüp de (dul) eşler bırakan kimseler, zevcelerinin, evlerinden çıkarılmadan, bir yıla kadar bıraktıkları maldan faydalanmaları hususunda (sağlıklarında) vasiyet etsinler. Eğer o kadınlar, (kendiliklerinden) çıkıp giderlerse, kendileri hakkında yaptıkları meşru şeylerden size bir günah yoktur. Allah azîzdir, hakîmdir.” (Bakara 2/240).

 

Îfâ

 

Sözlükte bir şeyi tam yapmak, eksiksiz vermek, gereğini yerine getirmek anlamlarına gelen îfâ, bir fıkıh kavramı olarak, dinî mükellefiyetlerin ve borçlanılan edimin gerektiği şekilde yerine getirilmesini ifade etmektedir.

 

Dinî, ahlâkî ve hukukî bütün yükümlülüklerin yerine getirilmesinde îfâ kavramı kullanılmakla birlikte, günümüz hukuk literatüründe daha çok borçlanılan edimin gereği gibi yerine getirilmesi manasında kullanılmaktadır.

 

Îfâ, borç ilişkisini sona erdiren sebeplerden biridir. Îfânın konusu, borcun konusundan ibaret olup, borçlanılan şeyin yerine getirilmesi gerekir. Îfâ edilmesi gereken edim, bir şeyin verilmesi, bir şeyin yapılması veya yapılmaması olabilir. Borç ne ise, kural olarak onun ifâ edilmesi gerekir. Borçlunun asıl edimin yerine başka bir şey teklif etmesi halinde, alacaklının bunu kabul etme zorunluluğu yoktur. Ancak alacaklı bunu kabul edebilir veya borçlu ile anlaşma yapabilir. Akit esnasında şart koşulmadığı sürece veya bir ressama tablo sipariş verilmesi gibi borcun konusunun borçluyla bağlantısı bulunmaması halinde, îfânın bizzat borçlu tarafından yerine getirilmesi şart değildir; üçüncü kişiler tarafından da borç îfâ edilebilir. Borcun ifâ yeri, taraflarca diledikleri gibi belirlenebilir. Taraflarca belirlenmemesi halinde akdin mahiyetine göre ifa yeri tayin edilir. Îfâ yerinden başka yerde sunulan îfâyı alacaklı kabul etmek zorunda değildir.

 

Borç hiç ifa edilmemiş veya gereği gibi ifa edilmemiş ya da ifasında gecikilmiş ise ve borcu sona erdiren diğer sebepler de yoksa geniş anlamıyla “borcun ifa edilmemesi”, başka bir deyişle “borca aykırılık” söz konusudur. Borca aykırılık üç şekilde ortaya çıkabilir. Bunlar da kusurlu ifa imkansızlığı, gereği gibi ifa etmeme ve temerrütten ibarettir.

 

Kusurlu ifa imkansızlığı, borçlunun kusurlu bir davranışı yüzünden edimin, sürekli ve kesin olarak yerine getirilmesinin mümkün olmamasıdır. Gereği gibi îfâ etmeme. Gereği gibi ifa, edimin borca uygun olarak tam ve doğru bir şekilde, borçlanılan edimin bütün unsurlarıyla birlikte yerine getirilmesidir. Edim taraflar, yer, zaman, miktar ve nitelik gibi edim unsurlarından birine uygun olarak yerine getirilmediği takdirde, gereği gibi ifa etmeme söz konusu olur. Gereği gibi ifa etmeme, kötü ifa ile yan yükümlerin ihlalini içine almaktadır. Temerrüt. İfanın mümkün olması ve ifa zamanının gelmesine rağmen borcun ifa edilmemesine, borçlunun temerrüdü denir. Borçlunun mütemerrid olması için, öncelikle borçlanılan edimin ifasının mümkün olması gerekir. Edimin imkansız olması veya sonradan imkansız hale gelmesi, temerrüt durumunu sona erdirir. Temerrüdün gerçekleşmesi için ikinci olarak, borcun muaccel olması ve alacaklının borçluyu ihtar etmesi lazımdır. Ayrıca borçlunun gecikmede meşru bir mazeretinin bulunmaması ve alacaklının da edimi kabule hazır olması gerekir.

 

İflâs

 

Sözlükte malı tükenme, bozuk paraya muhtaç hale gelme anlamlarına gelen iflas, bir fıkıh kavramı olarak, kişinin ağır borç yükü altında kalıp borçlarını ödeyemez hale gelmesi manasına gelir. Hanefilere göre, borçlunun muaccel borçlarının mal varlığına eşit veya daha fazla olması, diğer mezheplere göre ise, borcun maldan fazla olması halinde iflas söz konusudur. İflas eden borçluya müflis, mahkeme tarafından böyle bir kimsenin iflasına hüküm verilmesine de teflis denir.

 

Malikîlere ve Hanefîlerden İmameyne göre, alacaklı veya alacaklıların hacr davası açmaları halinde, müflis borçluya hacr tedbiri konulabilir. Şafiilere göre de, müflis borçlu, alacaklıları veya haleflerinin talebi üzerine hacr edilebilir. Buna ek olarak, iflas emareleri müşahede edilen borçlu da, müflis borçlu gibi hacr edilebilir. Bu mezhepte, diğerlerinden farklı olarak, borçlunun kendi talebi üzerine veya hakim tarafından re’sen de hacre hükmedilebilir. Hanbelilerde ise; borçlu, ancak borcunun mal varlığından fazla olması halinde, alacaklı veya alacaklıların talebi üzerine hacredilebilir.

 

Borçluya hacr konulduktan sonra, hacr hükmü borçluya bildirilir. Hacr konulan borçlunun, hibe, sadaka kabul etmesi gibi, sırf menfaat kabul edilen tasarrufları caizdir. Buna mukabil, sırf zarar kabul edilen hibe etmek, sadaka vermek gibi tasarrufları geçerli değildir.

 

İnsanın hem zararı, hem de menfaati muhtemel olan alım-satım gibi tasarruflarına gelince; akit değeriyle yapılmış ise veya alacaklıların menfaatine ise tasarrufu geçerlidir. Fakat, pahalıya alması, ucuza satması gibi, alacaklıların zararına olan tasarrufları geçersizdir. Özet olarak, borçlunun ve alacaklının lehine olan tasarrufları geçerli, zararına olan tasarrufları ise geçersizdir. Bundan hareketle, mahcur borçlunun ödünç alması, lehine olduğu için geçerlidir. Mahcur borçlunun ikrarı ise geçerli olmakla birlikte, alacaklılar arasına dahil olmaz, hacr kalktıktan sonra alacağını alabilir.

 

Mahcur borçlu nikah akdi yapabilir, ancak bu durumda, karısına mehr-i mislinden fazla mehir ödeyemez. Ayrıca, mahcur borçlunun hul’, talak gibi tasarrufları da geçerlidir.

 

Borçlunun fiili tasarruflarına hacr konulması söz konusu değildir. Zira fiilî tasarruf bir kere meydana geldikten sonra geri çevirmek mümkün olmadığı için, fiilî tasarruflar hacre müsait değildir. Dolayısıyla; borçlu, hacr altına alındıktan sonra, bir başkasının malını haksız yere itlaf etse, itlaf ettiği malın kıymetini tazmîn etmek zorundadır. Malı telef olan şahıs, mahcur borçlunun alacakları arasına katılarak hakkına düşen payı alır. Aynı şekilde, hacr altında işlediği suçlardan dolayı üzerine terettüp eden diyeti ödemesi gerekir.

 

İfrad Haccı

 

İfrâd kelimesi, tek yapmak, yalnız bırakmak anlamına gelmektedir. İfrâd haccı ise, bir hac mevsimi içerisinde umre yapılmaksızın sadece hac yapılmasıdır. Hanefîlere göre ifrad haccı, fazilet bakımından, kıran ve temettû’ haccından daha azdır.

 

İfrâd haccı yapmak isteyen kişi, hac mevsimi içinde Mekke’de bulunan bir kişi ise bulunduğu yerde, dışarıdan gelenler mîkât mahallinde hac için ihrama girer. Zilhiccenin 8. günü Arafat’a gider, Arafat ve Müzdelife vakfesini yaptıktan sonra, bayram günü Akabe cemresini taşlar ve tıraş olarak ihramdan çıkar. İfrâd haccı yapan kimsenin kurban kesmesi gerekmez.

 

İfsât

 

Sözlükte bozmak, bozgunculuk yapmak, fesat, karışıklık çıkarmak gibi anlamlara gelen ifsât, bir ibadet veya hukukî işlemi sakatlamak, bozmak anlamlarına gelmektedir. İbadet veya hukukî işlemi sakatlayan fiil veya eksikliğe de müfsid denir.

 

Genel olarak ayet ve hadislerde ifsât kelimesi, sözlük anlamına uygun olarak, bozgunculuk yapmak anlamında kullanılmıştır.

 

İbadetler alanında ifsât, usul ve adabına uygun olarak başlanmış bir ibadetin, buna münafî bir fiil veya eksiklikle bozulması demektir. Meselâ, namazda konuşmak namazı, oruçlu iken yemek-içmek orucu ifsât eder.

 

İftâ

 

Fıkhî bir meselenin dinî-hukukî hükmü açıklama, fetvâ verme anlamına gelir. bk. Fetvâ.

 

İftar

 

Dinî bir kavram olarak iftar, orucu açmak, oruçluya orucunu açtırmak, başlanmış orucu bozmak veya hiç oruç tutmamak anlamlarına gelmektedir. Genel olarak iftar oruca aykırı davranışta bulunma manasına gelmekle birlikte, yaygın olarak, oruçlu kimsenin vakti gelince usulüne uygun biçimde orucunu açması için kullanılmaktadır.

 

İslâm'ın beş esasından birisi olan oruç; imsak vaktinden iftar vaktine kadar yemek, içmek ve karı-koca ilişkilerinden uzak durmaktır. İftar vakti ise, “Sonra akşama kadar orucu tamamlayın.” ayetinde de (Bakara 2/187) belirtildiği gibi akşamdır. Herhangi meşru bir mazeret bulunmaksızın, iftar vaktinden önce orucun bozulması helal değildir; bozan kişi günah işlemiş olur. Ancak hastalık, düşkünlük, ihtiyarlık, zorlama, yolculuk gibi durumlarda orucun bozulmasına izin verilmiştir.

 

Hz. Peygamber, iftar vakti girdikten sonra, oruçlunun iftarda acele etmesini ve oruçlarını hurma veya tatlı bir şeyle, ya da su ile açmalarını tavsiye etmiştir (bk. Buhârî, Savm, 45; Müslim, Sıyam, 48; Ebû Dâvûd, Savm, 21). Oruç açılırken dua etmek sünnettir. Hz. Peygamber, iftar esnasında yapılan duaların kabul edileceğini müjdelemiş ve kendisi de, “Allâh’ım! Senin rızân için oruç tuttuk, Senin verdiğin rızıkla orucumuzu açtık, bizden kabul buyur; çünkü Sen her şeyi işiten ve bilensin” şeklinde dua etmişlerdir (bk. İbn Mâce, Sıyâm, 48; Dârekutnî, II/185).

 

İftar konusunda Hz. Peygamber’in sünnetinden hareketle, İslâm toplumlarının kültürel birikim ve farklılıklarından kaynaklanan çeşitli âdet ve gelenekler oluşmuştur. Rasulullah’ın “oruçluya iftar ettirilen kimse, onun alacağı kadar sevap kazanır; oruçlunun sevabında da bir eksilme olmaz” hadisinden (İbn Mâce, Sıyâm, 45) hareketle, halkımız arasında iftar konusunda çok güzel gelenekler gelişmiştir.

 

İftitah Tekbiri

 

Kelime anlamıyla başlangıç tekbiri demek olan iftitah tekbiri, namazın farzlarından birisi olup, namaza başlarken alınan tekbirdir. Buna tahrime de denir.

 

Namazın on iki farzından yedincisi olan iftitah tekbiri, namaza “Allâhu Ekber” şeklinde tekbir alarak namaza başlamaktır. İftitah tekbirinin “Allâhu Ekber” lafzıyla alınması namazın vaciplerindendir. Bunun yerine Allâhı yüceltme anlamını taşıyan “Allâhu Kebîr”, “Allâhu Azîm” sözleriyle tekbir alınması halinde, farz yerine getirilmiş olur. Ancak vacibin terk edilmemesi için “Allâhu Ekber” sözüyle tekbir alınması gerekir. Tekbirin kendisi işitecek kadar bir sesle alınması gerekir. Tekbirde, Allâh kelimesinin ilk harfi olan (A) harfinin veya tekbirin son hecesi olan (ber) hecesinin uzatılarak okunması caiz değildir. Bu şekilde okunması halinde iftitah tekbiri sahih olmayacağından, namaz da geçersiz olur. Ayrıca iftitah tekbirinin sahih olması için, tekbirin niyetten sonra ve ayakta alınması, tekbir ile niyet arasına namaza aykırı bir şey girmemesi, cemaatle kılarken imamdan sonra alınması gerekir.

 

Tekbir alırken erkekler, ellerini, baş parmakları kulak memelerine değecek şekilde kaldırır ve avuç içlerini kıbleye gelecek tarzda açarlar. Bayanlar ise, avuçları kıbleye doğru gelecek şekilde göğüslerinin hizasına kadar kaldırırlar.

 

İhram

 

Hac veya umre yapmaya niyet eden kişinin, diğer zamanlarda helal olan bazı fiil ve davranışları, hac veya umrenin rükünleri tamamlanıncaya kadar kendine haram kılmasıdır. İhramın, niyet ve telbiye olmak üzere iki rüknü vardır. Niyet, hac veya umre yapmaya karar vermektir. Niyetin dil ile yapılması müstehaptır. Telbiye ise, “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk. İnne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk lâ şerîke lek (Allâh’ım, davetine isteyerek uydum, emrine amadeyim. Senin eşin ve ortağın yoktur. Sana yöneldim, hamd senin, nimet senin, mülk de senindir. Eşin ve ortağın yoktur)” demektir.

 

İhrama girmeden, tırnakları kesmek, temizlik için gusletmek, güzel kokular sürünmek, ihram denilen iki parça örtüye bürünmek ve ihram elbisesini giydikten sonra iki rekat namaz kılmak sünnettir. Namazı kıldıktan sonra niyet eder ve telbiye söyleyerek ihrama girer. İhramda bulunduğu sürece fırsat buldukça yüksek sesle telbiye getirmesi de sünnettir.

 

Niyet ve telbiye ile birlikte ihramın yasakları başlar. İhramlıya, vücudundaki saç ve kılları kesmesi, yolması veya tıraş etmesi; tırnak kesmesi; dikişli elbise giymesi; güzel koku sürünmesi; süslenmek için yağ, boya vb. makyaj malzemesi kullanması; başını ve yüzünü örtmesi, eldiven, çorap ve topukları örten ayakkabı giymesi; cinsi münasebette bulunması; avlanması; harem bölgesindeki bitkileri kesmesi yasaktır.

 

İhraz

 

Sözlükte nail olma, kazanma, el koyma, koruma, koruma altına alma, saklama gibi anlamlara gelen ihraz, bir fıkıh terimi olarak, malik olmak kastıyla başkasının mülkiyetinde bulunmayan mubah bir mal üzerinde zilyetlik kurmayı ifade eder.

 

Mubah mal, herhangi bir kimsenin mülkiyetinde bulunmayan, yol, akarsu, mera ve orman gibi kamu yararına veya vakıf gibi bir hayra tahsis edilmemiş menkul ve gayrimenkullere denir. Buna göre, av hayvanları, kaynak ve yağmur suları, sahipsiz arazide biten otlar, meyveler, ölü arazî mubah mallardan bazılarıdır. Mubah mallardan yararlanmada herkes eşit hakka sahiptir. Şahıslar mubah malı elde etmekle, kullanım ve fiili hakimiyet kurmakla, başka bir ifadeyle ihraz ile mülkiyetini kazanmış olur. Hz. Peygamber, mubah olan bir malın, ilk önce ele geçirenin olacağını belirtmesi buna işaret etmektedir (Ebû Dâvûd, İmâre, 36).  İhraz av hayvanını yakalamak, otu biçmek, melvayı veya odunu toplamak şeklinde mala bizzat elkoymakla olabileceği gibi, av için tuzak kurmak, av köpeğini salmak şeklinde de olabilir.

 

İhrazda başkasının bir hakkının zarar görmemesine ve kamu düzeninin bozulmamasına dikkat edilmesi gerekir. Usulüne uygun olarak ihraz edilen mubah mal, ihraz eden kişinin mülkiyetine girer. Bundan sonra diğer şahısların bu mal üzerindeki ihraz hakkı sona ermiş olur.

 

İhsâr

 

Sözlükte alıkoymak, men etmek, engellemek, daralmak, âciz olmak gibi anlamlara gelen ihsâr, dinî bir kavram olarak, hac veya umra yapmak üzere ihrama girdikten sonra, hac ve umrenin tamamlanmasının engellenmesi; herhangi bir sebeple tavaf ve vakfe yapma imkanın ortadan kalkması demektir. Hanefîlere göre düşmanın engellemesi, savaş sebebiyle yoların kapanması, hastalık, parasız kalmak gibi yolculuğunu, dolayısıyla hac veya umreyi tamamlamaya mani her türlü engel, ihsâr sebebi sayılmıştır. Hac ve umreden alıkonulan kişiye muhsar denir.

 

Muhsar, hacc-ı ifrat veya umre için ihrama girmişse, bir koyun; hacc-ı kıran için ihrama girmişse biri umre, diğeri de hac için olmak üzere iki koyun kurban ederek ihramdan çıkar. Kur’an-ı Kerim’de; “Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer (bunlardan) alıkonursanız kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden her kim hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı varsa, oruç veya sadaka veya kurban olmak üzere fidye gerekir. (...)”buyurulmaktadır (Bakara 2/196).

 

Hanefîlere göre, ihsar hedyi ismi verilen bu kurbanın, harem bölgesinde kesilmesi gerekir. Harem bölgesi dışında ihsar durumuyla karşılaşan kişi, harem bölgesinde kesilmek üzere kurbanını gönderebileceği gibi, harem bölgesinden alınarak kesilmesi konusunda birisine vekalet de verebilir. Kurban kesildikten sonra ihramdan çıkar. Kurban kesilmeden ihramdan çıkması veya ihram yasaklarını işlemesi halinde ceza vermesi gerekir.

 

İhsar hali ile karşılaşıp da kurban gönderen kişi, ihramdan çıkmadan engelin kalkması halinde, kurban kesilmeden ve vaktinde yetişebilecekse ihramdan çıkmaz, hac veya umresini tamamlar. Bunlara yetişememesi halinde ihramdan çıkar.

 

İhsar sebebiyle tamamlanamayan hac ve umrenin daha sonra kaza edilmesi gerekir.

 

İhtikan

 

Hukne yaptırmak anlamına gelen bir fıkıh terimidir. (bk. Hukne)

 

İhtikar

 

İhtikâr veya karaborsacılık; halkın ihtiyaç duyduğu malları toplayıp, fiyatları yükselsin diye satmayıp saklamak demektir. İhtikâr, malı stok ederek talebi artırmak suretiyle malın pahalanmasına sebep olmak ve fiyatlar yükselince malı satarak aşırı ve haksız kazanç elde etmek olduğundan bütün dinlerde ve hukuk düzenlerinde yasaklanmıştır.

 

İslâm dininde ihtikâr, tahrimen mekruh olup, bunu yapan kimse Allâh katında sorumludur. Rasulullah, “Kim karaborsacılık yaparsa, o, âsîdir, günahkardır” buyurmuşlardır (Müslim, Müsakât, 26).

 

Karaborsacılık haksız bir kazanç yoludur. Karaborsacılık yapan kimse, kendi menfaati için başkalarını sıkıntıya sokan ve içinde yaşadığı topluma haksızlık eden sömürücü bir zalimdir. Bu sebeple Hz. Peygamber; “uzak yerden mal getirip piyasaya süren rızıklanmış, karaborsacı ise lânetlenmiştir” buyurmuşlardır (İbn Mâce, Ticaret, 12).

 

Toplumun sıkıntılı anlarında, halkın ihtiyaç duyduğu maddeler üzerinde karaborsacılık yaparak vurgun vurmak isteyen; mutluluğunu insanların sıkıntısında arayan karaborsacının karanlık ruhi yapısını Hz. Peygamber şöyle açıklar: “Karaborsacı ne kötü insandır! Allâh Teâlâ fiyatları ucuzlatırsa üzülür; fiyatlar yükseldiğinde ise sevinir.” (Tecrid-i Sarih, VI/449)

 

Dürüstlük ve ahlakî değerlerle bağdaşmayan, din kardeşliği anlayışına ters düşen karaborsacılık, Müslüman’a asla yakışmayan çirkin bir iş ve kötü bir davranıştır. Bu davranış Allâh’a ve topluma karşı işlenen o derece büyük bir suçtur ki, ihtikardan kazandığı paranın tamamını sadaka olarak dağıtsa, Allâh katında makbul olmaz; üstelik karaborsacılığının günahına da keffâret olmaz.

 

İhtilâm

 

Sözlükte rüya görmek, ergenlik çağına ulaşmak anlamlarına gelen ihtilâm, dinî bir kavram olarak, buluğ çağına ulaşmak ve yetişkin erkek veya kadının uykuda orgazm olması, rüyasında cinsel tatmine ulaşmasını ifade eder.

 

Kur’an-ı Kerîm’de ihtilâm kelimesi geçmemekle birlikte, kendisinin türetildiği hulum kelimesi ve çoğulu olan ahlâm, 5 ayette 6 defa geçmektedir. Bunlardan ikisi buluğ çağına ulaşmak (Nur 24/58-59), üçü rüya (Yûsuf 12/44; Enbiyâ 21/5) ve biri de akıl (Tûr 52/32) anlamında kullanılmıştır.

 

İhtilâm, guslü gerektiren mânevî kirlilik hallerinden biridir. İhtilam olan kişi, gusletmeden namaz kılamaz, Kur’an-ı Kerim veya Kur’an’dan ayet okuyamaz ve bunlara dokunamaz, Kabe’yi tavaf edemez, camiye giremez. Oruçlu iken ihtilam olmak, oruç, itikaf, hac gibi ibadetlere zarar vermez. Ancak, en kısa zamanda gusletmesi gerekir. Bir kimse, rüyasında cinsel münasebette bulunduğunu görse de, uykudan uyanıdığında ıslaklık görmemesi halinde gusletmesi gerekmez. Buna karşılık, rüya gördüğünü hatırlamamakla birlikte, uyandığında meni görmesi halinde gusletmesi gerekir. Ancak görülen ıslaklığın meni mi yoksa başka bir şey mi olduğu hususunda şüpheye düşülmesi halinde ise, fakihlerin çoğunluğuna göre yıkanması gerekir, fakat Hanefîlerden Ebû Yûsuf’a göre, rüyasında ihtilam olduğunu hatırlamaması halinde gusletmesi gerekmez.

 

Kişi ihtilam olmakla çocukluk döneminden çıkıp, ergenliğe ulaştığının bir alameti olarak kabul edilmiştir. Böylece, akıllı olmak şartıyla, bütün hukukî ve dinî hükümler açısından tam ehliyete sahip olur.

 

İhtisab

 

Bk. Hisbe.

 

İhtiyar

 

Sözlükte seçmek, bir şeyi diğerine tercih etmek anlamına gelen ihtiyar, bir fıkıh terimi olarak, bir şeyi yapıp yapmama hususunda bir tercihte bulunmak demektir. Esas olarak insanlar davranışlarında hürdürler ve yaptıkları bütün işlerde ihtiyar mevcuttur. Zira insan, kendisi için yapılmasını yapılmamasından daha iyi görmedikçe, o işi yapmaya yönelmez. Fakat bu tercih her zaman sağlam olmayabilir. Bir şeyi yapmayı bizzat kendisi istemişse, ihtiyar sağlamdır. Ancak iki zarardan daha hafif olana katlanmak için yapılmış ise, ihtiyar bozuktur. Mesela, kişi kötü olan iki şeyden birini yapmaya zorlanmıştır; o da bunlardan kendisine daha az zarar vereni tercih etmiştir. İşte yapmış olduğu bu ihtiyar fâsittir.

 

Hanefîler, zorlanan kişinin ihtiyarı bulunması sebebiyle, ikrah yoluyla yapmış olduğu evlenme, boşama, köle azat etme, ric’î talakta eşine dönme, adak ve yemin gibi muamelelerinin geçerli olduğunu söylemişlerdir. Halbuki, böyle zoralama altında mağdur olan kimselerin durumlarının ağırlaştırılması yerine hafifletilmesi uygun olandır. Bu da, İslâm hukukçularının çoğunluğunca kabul edildiği gibi, hukukî işlemler arasında fark gözetmeksizin zorlananın sözlerini geçersiz saymaktır.

 

İkâle

 

Sözlükte ahdi veya alışverişi bozmak, affetmek gibi anlamlara gelen ikâle, bir fıkıh terimi olarak, karşılıklı irade beyanı ile mevcut bir akdin bozulması demektir. İkâlede taraflar, bir baskı olmaksızın, tam olarak akdi bozmaya razı olmaları gerekir. Taraflardan birinin akdi bozmak yönündeki teklifinin, diğer tarafca aynı mecliste kabul etmesi üzerine ikale gerçekleşir. İkale yapılabilmesi için, akdin konusunun mevcut olması gerekir. Mesela satılan şey helak olursa ikale yapılamaz. Akdin konusunun bir kısmının helak olması halinde, mevcut kısmında ikale yapılabilir. Bedelin helak olması ise, akdin ikalesine mani değildir.

 

İkâle ile akit bağı çözülür. Bunun sonucu olarak da, akdin doğurduğu neticeler ortadan kalkmış olur. İmâm-ı Azam’a göre ikale, taraflar açısından fesih, üçüncü kişiler için ise yeni bir akittir. İmâm Ebû Yûsuf’a göre, herkes için yeni bir akittir. İmam Muhammed’e göre ise fesihtir.

 

İkamet

 

Sözlükte ikâmet etmek, oturmak, doğrultmak, tatbik sahasına koymak gibi anlamlara gelen ikâmet, dinî bir kavram olarak, yolcunun zıttı, mukim olmak ve müezzinin kamet getirmesi manalarına gelmektedir. (bk. Kamet; Mukîm.)

 

İkrâh

 

Sözlükte bir şahsı hoşlanmadığı bir işi yapmaya zorlamak anlamına gelen ikrah, bir fıkıh terimi olarak, tehdit etmek suretiyle hukuken yapmakla mükellef olmadığı bir işi, istemediği halde yapmaya zorlamak demektir. Zorlayan kimseye mükrih, zorlanana da mükreh denir.

 

İkrahtan söz edilebilmesi için, zorlayanın yaptığı tehdidi yerine getirebilecek güçte olması gerekir; bu güçte olmaması halinde ikrah hukuken itibara alınmaz. Zorlanan kişinin de, tehdit eden kişinin tehdit ettiği şeyi yapacağına dair içine korku düşmesi ve bu korkunun etkisiyle fiili işlemelidir. Tehdidin zorlananın canına, malına veya yakınlarına yönelik olması ve zorlanan fiilin yasak veya mükrehi külfet altına sokan bir eylem olması gerekir.

 

İslâm hukukunda ikrah iki çeşittir; ikrah-ı mülci’ ve gayr-i mülci’. İkrah-ı mülci’, ölüm veya bir uzvunu kesmek gibi, kişinin canına veya bir uzvuna yönelik bir tehditle zorlamadır. Buna tam ikrah da denir. Bu çeşit ikrah, ihtiyarı bozar ve rızayı ortadan kaldırır; zorlananı, zorlayanın elinde bir alet durumuna sokar. İkrah-ı gayr-i mülci’ ise, öldürme veya bir organı yok etme tehdidini içermeyen, dövme, hapis, bir kısım malı telef etmekle tehdit gibi zorlamalardır. Bu çeşit ikrah, rızayı ortadan kaldırmakla birlikte, ihtiyarı bozmaz. Buna nakıs ikrah da denir.

 

Muteber olan ikrah, ister tam isterse nâkıs olsun, sözleri iskat eder. Buna göre, yapmış olduğu ikrarları sahih değildir, akitleri de muteber olmaz. Fiilleri bakımından ise, ikrah-ı mülci’ ile gayr-i mülci’ birbirinden ayrılır. İkrahın konusu, haksız yere adam öldürme, içki içme, başkasının malını telef etme gibi fiil nevinden ise, gayri mülci’ ikrah sorumluluğu düşürmez. Ancak mülci’ ikrahın fiillere etkisi bakımından fiiller üçe ayrılır: Birinci kısım fiillerde, hem dünyevî ceza, hem de unrevî ceza kalkar (Bakara 2/173). İçki içmeye zorlanan kişi gibi. Bu durumda zorlanan fiili işlemediğinden öldürülürse, günah işlemiş olur. İkinci kısım fiillerde, yasaklık ortadan kalkmamakla birlikte, zorlanana işleme ruhsatı doğurur. Allâh’ı inkar için zorlanmak böyledir. Tam ikrah ile Allâh’ı inkara zorlanan kişi, bunun tesiriyle, kalbinden inanmaksızın Allâh’ı inkar ederse kafir olmaz (Nahl 16/106); ancak inkar etmeyip de ölürse sevap kazanmış olur. Üçüncü kısım ise, zorlanan kimsenin işlemesine müsaade edilmeyen, bu konuda ruhsat verilmeyen fiillerdir. Zorlanan bunları yaparsa günah işlemiş olur. Başkasını öldürmeye veya anne-babasını dövmeye zorlanmak böyledir. Bunları işleyen günahkar olur. Ancak ikrah bulunduğundan, dünyevi cezası tam olarak tatbik edilmez. Meselâ ikrah sebebiyle adam öldüren kişiye kısas tatbik edilmez. Adam öldürmenin cezası, zorlayan kimseye uygulanır.

 

İkrâr

 

Sözlükte itiraf etmek, hakikati yazı, söz ve işaretle açığa çıkarmak anlamlarına gelen ikrar, fıkıh literatüründe de, sözlük anlamına yakın olarak, bir kimsenin üzerinde başkasına ait bir hakkın bulunduğunu itiraf etmesi, bildirmesi demektir.

 

İkrâr yargılamada kullanılan ispat vasıtalarının başta gelenlerinden biridir. Şahit, yazılı delil ve belge, hak ve suçun ispatında objektif delillerden olmakla birlikte, bu tür delilleri her zaman elde etmek mümkün değildir. Bu sebeple, ilgilinin doğru sözü ve ikrarı önemli bir ispat vasıtası olarak ortaya çıkmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de, “Ey iman edenler! Kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhine de olsa, Allah için şahitler olarak adaleti gözetin. Zengin olsun, fakir olsun Allah onlara daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” buyurulmaktadır (Nisa 4/135).

 

İkrar, şahitlikten daha kuvvetli bir ispat vasıtasıdır. Bu nedenle, ikrardan dönülemez; ikrardan döndüğünü belirtmesi mahkemece itibara alınmaz. Halbuki şahitlikte, hüküm verilmeden şahitlikten dönülebilir. İkrar ispat vasıtalarının en başında gelmesine rağmen, sadece ikrarda bulunanı bağlayan kâsir bir delildir. İkrar itirafta bulunanın dışında başkasının aleyhine delil teşkil etmez.

 

İkraz

 

Borç vermek anlamında gelen bir kavramdır. (bk. Karz).

 

İktida

 

Sözlükte tabi olma, uyma manalarına gelen iktidâ, dinî bir kavram olarak, cemaatle namaz kılınırken imama uymayı ifade eder. İmama uyan kimseye de muktedî denir.

 

İmâma uymanın sahih olmasi için, muktedînin hem namaza, hem de imama uymaya niyet etmesi gerekir. Kadınların imama uymalarının sahih olması için kendilerinin böyle niyet etmelerinin yanında, imamın da imamlığa niyet etmesi gerekir. Ayrıca muktedî imamdan geride olmalı; imamın önüne geçmemelidir. İmam, kıldığı namazın durumu itibarıyla cemaatten aşağı olmamalıdır; yani nafile namaz kılan imama farz kılan kimse uyamaz, ancak farz namaz kılan imama nafile namaz kılan uyabilir. İmam ile cemaat her ikisi de farz namaz kılıyor iseler, aynı farzı kılmaları gerekir. Birisi öğlenin farzını, diğeri ikindinin farzını kılamaz. İmam ile cemaat arasında, aşırı mesafe bulunmamalıdır. İmam ile cemaat arasından, yol veya nehir geçecek kadar mesafe, başka bir deyişle iki saf kadar mesafe bulunmamalıdır. Ancak cami içerisinde, imam veya öndeki saf ile arada birkaç saf mesafesinde açıklık bulunması iktidâya mani değildir. Aynı şekilde, imam ile erkek saflarının arasına kadın saflarının girmemesi gerekir. İmama uyanların, imamın sesini işiterek veya kendisini görerek namazdaki hareketlerini anlamaları gerekir. İmamın kendisini göremedikleri halde, cemaati görerek buna göre uyması veya cemaatten birisinin getirdiği tekbiri duyarak imama uyması da caizdir. Kendi mezhebine göre namazı bozan bir şeyin imamda bulunmaması gerekir. Şöyle ki, bir kimse kendi mezhebinin dışında bir imama uyabilir. Ancak, bir mezhebe göre namazı veya abdesti bozan şey diğer mezhepte bozmayabilir. Bunun için, kişinin kendi mezhebine göre namazı bozan bir şeyin imamda olduğunu bilmesi iktidaya manidir. Mesela, Şafii mezhebine mensup imam, kan aktığı halde abdest almadan namaz kıldırması halinde, Hanefî mezhebine mensup bir kimse bu durumu biliyorsa, imama uyamaz.

 

Cemaatle kılınan namazlarda, imama uymuş kişilerin namazı imamın namazına bağlı olduğu için, imamın namazının bozulması halinde, kendisine uyanların namazları da bozulur. İmama uyan kişi, namazdaki fiilleri imamla birlikte yapması gerekir; imamdan önce secde ve rükuya gidemez ve önce kalkamaz. Cemaatle kılınan namazlarda kıraati imam yapar. İmam açıktan kıraat ederken cemaat susarak dinler. Ancak, cemaat tesbihleri ve duaları kendisi yapar. İlk oturuşu imamın unutarak üçüncü rekata kalması halinde, cemaat de imama uyarak ayağa kalkarlar ve namazın sonunda birlikte sehiv secdesi yaparlar.

 

Birinci oturuşta, muktedî tahiyyatı bitirmeden, imam üçüncü rekate kalkarsa, muktedî dilerse tahiyyatı tamamlar da üçüncü rekate kalkar, isterse tamamlamadan hemen kalkar. Namazın aslından olmayan bir hususta muktedî imama uyması gerekmez. Meselâ, namaz tamamlandıktan sonra imamın şaşırarak ayağa kalkması halinde veya fazladan secde yapması halinde imama uyması gerekmez. Bir miktar bekledikten sonra, “sübhanallah” diyerek imamı ikaz ederler. 

 

İktisat

 

Sözlükte aşırılıktan uzak orta yolda olmak, doğru yolda olmak, bir şeye yönelmek anlamlarına gelen iktisat, bir fıkıh terimi olarak, harcamalarda israf ve cimrilik aşırılıklarından korunup, gereken  yerde gerektiği kadar harcama yapmak anlamına gelmektedir. Ayrıca servetin üretim, dağılım ve tüketimini inceleyen bilim dalına da iktisat denir. İktisadın konusunu, insan faaliyetlerinin, ihtiyaçları karşılamak amacıyla mal ve hizmet elde etme bakımından incelenmesi oluşturur. Malî iktisat, tarımsal, ticârî ve sınâî iktisat, beslenme iktisadı, matematik iktisat, siyasî iktisat, sosyal iktisat gibi dalları ve alanları mevcuttur.

 

Yüce Allâh, harcama ve tüketim konusunda iktisatlı davranmaya ve sonucu düşünmeden şuursuzca ve bilgisizce harcama yapmaktan kaçınmaya çağırır. Kur’an-ı Kerim’de, “Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açarak saçıp savurma! Sonra kınanmış, pişman bir halde oturup kalırsın.” buyurulmaktadır (İsrâ 17/29). Başka bir ayette de, “Onlar ki, harcadıkları vakit ne israf, ne de sıkılık yapmazlar; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” denilmektedir (Furkan 25/67).

 

Gerek bireysel hayatta ve gerekse ülke çapında kalkınma veya çöküş, iktisâdî yaklaşımlara göre olacaktır. Kur’an’da malların bilgisiz, hesapsız ve tam bir şımarıklık içinde harcanmasının, ülkenin yıkımına sebep olacağına işaret edilmektedir (İsrâ 17/15). Hz. Peygamber de, “İktisat yapanı Allâh zengin eder. Saçıp savuranı da Allâh fakirleştirir.” buyurmuştur (Kenzü’l-Ummâl, II/13). Zenginlikte de, fakirlikte de iktisattan ayrılmayıp, tüketim ve harcamaların bir plan dahilinde yapılması gerekir. Hz. Peygamber, “Zenginlikte iktisat ne iyi şeydir! Fakirlikte iktisat ne iyi şeydir! İbadette iktisat ne iyi şeydir!” buyurmuştur (Kenzü’l-Ummâl, II/7).

 

İktizânın Delâleti

 

Bir fıkıh usulü kavramı olan iktizânın delâleti; sözün aklen yahut şer’an doğru olması için takdir edilmesi gerekli olan manaya delaleti demektir. Bu mana hesaba katılmazsa maksat doğru olarak anlaşılmaz. Bu durumda takdir edilen manaya muktezâ, bu yolla sabit olan hükme de muktezânın hükmü denir.

 

Usulcüler iktizanın delaletini üçe ayırırlar:

 

a) Sözün doğru bir mana ifade etmesi için takdir edilmesi gereken şeyler. Meselâ, Rasûlullah (sas)’in “Ümmetimden hata, unutma ve zorlandıkları kaldırılmıştır.” hadisinin anlaşılabilmesi için bir takdirde bulunulması gerekir. Zira, hata ve unutma, ümmet arasında vaki olmaktadır, kaldırılmamıştır. Buna göre hadisin doğru anlaşılabilmesi için bir şey takdir etmek gerekir ki, o da “günah” veya “ceza” kelimeleridir. Bu takdire göre hadis, ümmetimden hatanın günahı veya hata ve unutmanın cezası kaldırılmıştır şeklinde olur.

 

b) Sözün doğru olarak anlaşılabilmesi için aklen takdir edilmesi gereken şeyler. Kur’an-ı Kerim’de, “köye sor.” denilmektedir (Yusuf 12/87). Halbuki köye soru sorulması aklen mümkün değildir. Bu nedenle, aklen sözün doğru olabilmesi için, “ahali” kelimesi takdir edilmesi gerekir. Buna göre ayetin manası, “köyün ahalisine sor” şeklinde olur.

 

c) Sözün doğru olması için şer’an takdir edilmesi gereken şeyler. Buna örnek olarak, bir kimsenin, köle sahibine “Köleni azat et, benden 1.000 dirhem al.” demesi örnek verilebilir. Bu sözün şer’an doğru olabilmesi için bir takdirde bulunmak gerekir. Çünkü, köleyi ancak sahibi azat edebilir. Bu sebeple, geçen söz, “Köleni 1.000 dirheme bana sat ve onu benim adıma azat et.” şeklinde takdir edilir.

 

İktizanın delaleti, delâlet yollarının en zayıfıdır. İbarenin delaleti, işaretin delaleti ve nassın delâleti, iktizanın delaletinden önce gelir. Aralarında bir çelişki olduğunda diğerleri buna tercih edilir.

 

Îlâ

 

Sözlükte yemin etmek, ağlarken elinde mendil tutmak gibi anlamlara gelen îlâ, bir fıkıh kavramı olarak, erkeğin hanımına dört ay veya daha fazla yaklaşmayacağına dair yemin etmesi ya da bunu, eşime yaklaşırsam haccedeyim, kölem azad olsun gibi bir ibadet veya yükümlülüğe bağlamasıdır.

 

Bu yemin türü, cahiliye döneminde kuralsız ve sorumsuz bir şekilde kullanılmakta ve Kadınlara zulmedilmekteydi. İslâm dini, kadınların mağdur olmalarını engellemek için bu yemini kayıt ve şartlara bağlanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de, “Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler dört ay beklerler. Eğer (bu müddet içinde) kadınlarına dönerlerse, şüphesiz Allah çokça bağışlayan ve esirgeyendir. ” buyurulmaktadır (Bakara 2/226).

 

Bu şekilde yemin eden kişi, dört ay içerisinde eşine dönerse, şayet yaklaşmayacağına dair yemin etmiş ise yemin keffareti vermesi gerekir, bir şarta bağlamış ise, bu gerekli olur; bir ibadet adamışsa bunu yerine getirir, kölesinin azâd olması, eşinin boş olması gibi bir yükümlülüğe bağlamış ise, bu gerçekleşmiş olur. Dört ay içerisinde eşine yaklaşmazsa, Hanefî mezhebine göre, başka herhangi bir işleme gerek olmaksızın hanımı bir bâin talakla boşanmış olur. Diğer mezheplere göre, bu sürenin sonunda erkeğin bir tercihte bulunması gerekir. Bir tercihte bulunmaması halinde, kadın mahkemeye müracaatı üzerine hakim evliliğe son verir.

 

İllet

 

Sözlükte hastalık, özür, bahane, sebep, kusur, asıl, menşe gibi anlamlara gelen illet, fıkıhta, hüküm çıkarmada önemli bir yer tutan ve temel şer’î delillerden biri olan kıyasın dayandığı esastır. Kıyas, hakkında nass bulunmayan bir meselenin hükmünü, aralarındaki illet birliği sebebiyle, Kitap veya sünnette hükmü bilinen meseleye göre açıklamaktır. İllet ise, zâhir, mazbut ve hüküm için münasip bir vasıf şeklinde tanımlanmıştır. 

 

Alimlerin çoğunluğu, nassların belli sebep ve illete mebnî olduğu, bunun tespit edilebileceği ve diğer hükümler için de ölçü olarak kullanılabileceği görüşündedirler. Bu nedenle, illetin tespitinde bazı şartlara uyulması gerekir. Bu şartlardan birincisi, illetin zahir bir vasıf olmalıdır. Başka bir deyişle illet, bir şeyi ispat etmeye elverişli olmalıdır. İkincisi mazbut olması gerekir. Yani illet, kişilere, durumlara ve çevrelere göre değişmemeli, belirli, istikrarlı bir vasıf olmalıdır. İllet ile hüküm arasında bir uygun bir bağıntı bulunmalıdır. Dördüncüsü, kıyas yapılabilmesi için illet teşkil eden vasfın, ait olduğu hükme münhasır kalmayıp, geçebilir, sirayet edici olması gerekir. Son olarak, vasfın muteber olmadığını gösteren bir delil bulunmamalıdır. Nasslara aykırı olan her türlü sebep veya maslahat, hükmü ispat için elverişli bir illet sayılmaz.

 

İllet hükümlerin tespitinde ve geçerliliğinde önemlidir. Zira, hükümler illetleri ile birlikte mevcuttur. İllet değiştiğinde veya ortadan kalktığında, hüküm de buna uygun olarak değişir veya ortadan kalkar. İslâm'ın evrenselliği ve her çağa hitap etmesi, bu illetlerin tespiti ve bu illetler doğrultusunda nassların zaman ve şartlara göre okunmasıyla gerçekleşir.

 

İlleti veya onun Şâri’ tarafından muteber sayılıp sayılmadığını tespit yollarına mesalik-i illet denir. Hükümlerin illetleri bazan nasslarla belirlenmiştir. Ancak çoğu zaman araştırma ile bulunur.

 

İlm-i Hilâf

 

bk. Hilâf İlmi.

 

Îmâ

 

Sözlükte el veya diğer organlarla işaret etmek anlamına gelen îmâ, ilmihalde mazereti bulunan kimselerin işaretle namazlarını kılmalarını ifade etmek için kullanılmaktadır. İslâm dini kolaylık üzerine bina edilmiştir. Ayrıca sorumluluklar ve kullak da kulun gücüne göredir. Bu nedenle hastalık, genel olarak meşakkat ve sıkıntı bulunduğundan hafifletme, kolaylaştırma sebebi sayılmıştır. Buna göre, ayakta namaz kılmaya güç yetiremeyen veya ayakta durmakta zorlanan kimse oturarak namazını kılabilir. Rükû veya secde etmeye güç yetiremeyen kimse ima ile namazı kılar. İmâ, namazda rükû ve secde yerine başla işaret etmektir. Bu şekilde namaz kılan kişi rükû için başı biraz eğer, secde için ise rükûdan biraz daha fazla eğer. Secdede başını yere koyamayan kimse, bir şeyi başına kaldırarak ona secde etmesi caiz değildir. Böyle kişi imâ ile namaz kılar. Oturarak namaz kılamayan, sırt üstü yattığı yerde imâ eder. Bir kişi ayakta durmaya gücü yettiği halde, rüku ve secdeye güç yetiremiyorsa, ayakta veya oturarak imâ edebilir; ancak oturarak imâ etmesi daha uygundur.

 

Başı ile de imâ edemeyecek durumda hasta olan kişi, namazını sonraya bırakır. Göz, kaş veya kalp ile imâ ederek namaz kılınmaz. Hastanın bu durumu bir gün ve geceden fazla devam etmesi halinde kılamadığı namazları kaza etmesi gerekmez.

 

İmâm

 

Sözlükte, kendine uyulan, önder, halife, ordu komutanı, delil gibi anlamlara gelen imâm, dînî bir kavram olarak, devlet başkanı, bir ekolün veya hareketin önderi, cemaate namaz kıldıran kimse demektir. İmâmet de, imamlık yapmak demektir.

 

İslâm amme hukukunda imâm, devlet başkanı, halîfe anlamında kullanılmakta olup, cemaate namaz kıldıran imamdan ayrılması için imâmet-i kübrâ denilmiştir. (bk. Halife; Hilâfet).

 

Cemaatle namaz, İslâm'ın ilk dönemlerinden itibaren teşvik edilmiş, Hz. Peygamber’in sağlığında bizzat Rasulullah tarafından namazlar kıldırılmıştır. Ondan sonraki dönemlerde de, Hulefâ-i Râşidîn bu vazifeyi icra etmişlerdir. Bunun yanında, İslâm devletinin genişlemesiyle yeni açılan mescitlerde, cemaat içerisinden en alim kimse imamlık yapmaya başlamıştır. İlk dönemlerde imamlık fahrî bir görev olarak ifâ edilirken, zamanla mescit ve camilere bu işle görevli kimseler atanmaya ve devlet bütçesinden maaş bağlanmaya başlamıştır.

 

İmâm olacak kimsenin Müslüman, akıllı, buluğ çağına erişmiş ve erkek olması, ayrıca namaz sıhhatli olacak kadar ezbere Kur’an bilmesi, özürlü olmaması, namazın sıhhat şartlarından birisini yitirmiş olmaması gerekir. Buluğ çağına erişmeyen mümeyyiz çocuk, kendi gibi çocuklara imamlık edebilir. Aynı şekilde kadınlar, kadınlara imamlık edebilirler. Ancak bu mekruhtur. Özürlü olan kişi de, sıhhatli kimse bulunmadığında kendisi gibi özürlülere imamlık edebilir.

 

Günümüzde imamlık ve müezzinlik bir meslek haline geldiğinden, camide namaz kıldırmak bunların görevleridir. Ancak cami dışında veya görevlisi bulunmayan camilerde, namaz hükümlerini en iyi bilip Kur’an’ı daha güzel okuyan, daha müttaki olan, yaşça büyük olan, ahlaken daha üstün olan imamlık için tercih edilir.

 

İmâme

 

İmâme, sarık anlamına geldiği gibi, tesbih veya çubuk gibi şeylerin baş tarafına geçirilen uzunca kısım, başlık anlamına gelmektedir.

 

İmâmet

 

İmam olma, imamlık yapmak anlamına gelir. (bk. İmâm)

 

İmâmeyn

 

Sözlükte iki imam anlamına gelen imameyn, Hanefî fakihlerinden İmam-ı Azam’ın talebeleri İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed için kullanılmaktadır.

 

İmsâk

 

Sözlükte kendini tutmak, engellemek, el çekme, geri durma anlamlarına gelen imsâk, dini bir kavram olarak, imsak vaktinden, iftar vaktine kadar yemeden, içmeden, cinsî münasebetten ve diğer orucu bozan şeylerden uzak durmak, el çekmek demektir. İmsakın zıttı iftardır.

 

İslâm'ın temel esaslarından biri olan orucun, tek rüknü imsâktır. Kur’an-ı Kerim’de, “Artık (ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyin. Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yeyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın.” buyurulmaktadır (Bakara 2/187). İmsak vakti, başka bir deyişle oruç yasaklarının başlama vakti, fecr-i sâdık, yani tan yerinin ağarmasıdır. Bununla yatsı namazının vakti çıkmış, sabah namazının vakti girmiş olur. Bu vakit aynı zamanda sahurun sona erip, orucun başladığı vakittir. İftar vakti ise, oruç yasaklarının sona erdiği, güneşin batma vaktidir. Bu vakitle birlikte akşam namazının vakti girmiş olur. Gündüz ve gecenin tam olarak teşekkül etmediği yerlerde, imsak ve iftar vakitleri, buralara en yakın normal bölgelere göre belirlenir.

 

İnan Şirketi

 

İslâm hukukunda, ortakların birbirlerin vekili oldukları, aralarında kefalet bulunmayan ve kâr payları taraflarca tespit edilen bir şirket çeşitidir. (bk. Şirket)

 

İnfisâh

 

Sözlükte bozulmak, hükümsüz ve geçersiz olmak anlamına gelen infisâh, bir fıkıh kavramı olarak, bir akit veya hukukî işlemin kendiliğinden bozulması demektir. Fesih yetkili ve ilgili kişilerce bir akdin ortadan kaldırılmasını, bozulmasını ifade ederken, infisah herhangi bir işleme gerek olmaksızın kendiliğinden akdin sona ermesi anlamını taşır. Meselâ kiraya verilen bir evin yıkılması, satılan bir malın tesliminden önce helak olması halinde akdin devamı mümkün olmadığından kendiliğinden akit bağı çözülmüş olur. (bk. Fesih)

 

İn’ikâd

 

Sözlükte düğümlenmek, dolaşıklaşmak, katılaşmak ve akdolunmak anlamlarına gelen in’ikâd, bir fıkıh terimi olarak, bir hukukî işlem, sözleşme, mukavele veya kontratın, iki veya daha çok kimsenin veya kuruluşun karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanlarıyla gerçekleşmesi, kurulması demektir.

 

Bir akdin kurulabilmesi için taraflar ve akdin mevzuu gerekir. Bunlara ve bunlarda aranan şartlara akdin kuruluş şartları denir.

 

Akdin meydana gelmesi için, en az iki tarafın bulunması ve akitte taraf olan şahısların hukuki ehliyete sahip olmaları gerekir. Yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, bunama, sarhoşluk gibi sebeplerle temyiz kudretinden mahrum olan kişilerin irade beyanları muteber değildir. Mahcur, mümeyyiz çocuk gibi tam ehliyete sahip olmayan kişilerin irade beyanları geçerli olmakla birlikte, bu beyanları, hibe, talak gibi sırf zarar kabul edilen akitlerde sonuç doğurmaz; yarar ve zarara ihtimali bulunan akitlerde isa, velî veya vasîsinin iznine bağlıdır.

 

Her akitte, akdin kurulabilmesi için, hükmünü kabul eden bir mevzu gereklidir. Akdin konusu, mal, menfaat veya fiil olabilir. Akdin konusu olan mal, ayn veya deyn, fiil de yapmak veya kaçınmak olabilir. Akde konu olan şeyin; mümkün olması, mevcut, belirlenmiş ve akde konu olmaya elverişli yani meşru olması gerekmektedir.

 

Akdin kuruluş şartlarının yanında, sıhhat, nefaz ve lüzum şartları da bulunmaktadır. Bunların bulunmaması halinde, akit kurulmuş olmakla birlikte, sıhhat şartlarının bulunmaması halinde akit fâsit olur; nefâz ve lüzum şartlarının bulunmaması halinde de akit bağlayıcı olmaz.

 

İntihar

 

Kendini öldürmek anlamına gelen intihar, İslâm dininde kesinlikle yasaklanan, büyük günahlardandır.

 

Yaşama hakkı, Allâh tarafından insana bahşedilmiş en temel hak olup, kimsen Allâh’ın verdiği canı almaya hakkı yoktur. Allâh’a kulluk için yaratılarak, imtihan için yeryüzüne gönderilen insanın dünyaya gelmesi kendi elinde olmadığı gibi dünyadan ayrılması da yetkisinde değildir; dünyaya gelmesi de, ölümü de ilâhî iradenin elindedir. İnsan, Allâh’ın verdiği ömrü sonuna kadar muhafaza etmek ve onu en iyi şekilde değerlendirmekle mükelleftir.

 

İntihar, ümitsizliğin, çaresizliğin, acının ve ızdırabın dramatik bir sonucudur. Kendisinin imtihan için dünyaya gönderildiğine inanan ve inancının gereği Allâh’a güvenip dayanan insan ise, asla ümitsizliğe, karamsarlığa düşmez. Sıkıntılara göğüs germek, acıya ve kedere karşı sabır göstermek, şartlar ne olursa olsun Allâh’a olan inanç ve güveni yitirmemek Müslümanın temel karakteridir. Kur’an-ı Kerim’de hayatta karşılaşılan sıkıntı ve problemlerin birer sınav aracı olduğu, bunlara karşı sabır göstermenin iyi Müslümanın vasfı olduğu bildirilmektedir (Bakara 2/155-157, 177; Hacc 22/35).

 

Bir insanın ne kendini ne de bir başkasını öldürmeye hakkı yoktur. Yüce Allâh,  Kur’an-ı Kerim’de haksız yere cana kıymayı haram kılmış, cezasının ebedi kalınacak cehennem olduğunu bildirmiştir (Nisa 4/93). Aynı şekilde haksız yere bir kişiyi öldürmeyi bütün insanlığı öldürmek, bir kişiyi kurtarmayı da bütün insanlara hayat vermek olarak kabul etmiştir (Maide 5/32). Hz. Peygamber de, intihar eden kimsenin cehenneme gireceğini haber vermiş (Buhârî, Tıb, 56) ve intihar edenin işlediği günahın büyüklüğü nedeniyle, intihar edenin cenâze namazını kendisi kıldırmamıştır (Müslim, Cenâiz, 37).

 

Bununla birlikte intihar eden kimse büyük günah işlemiş olmakla birlikte, dinden çıkmış olmaz; kafir olduğu söylenemez. Bu sebeple, ihtihar edenin cenâzesi, diğer Müslümanlar gibi yıkanır, kefenlenir, cenâze namazı kılınır ve Müslüman mezarlığına gömülür.

 

İnzâl Vaki Olmak

 

Sözlükte inzâl indirmek, misafir kabul edip ağarlamak, fiyatı düşürmek gibi anlamlara gelir. Dinî bir kavram olarak inzâl ise, dokunmak, bakmak, düşünmek, cinsî münasebet veya ihtilam olmak suretiyle şehvetle meninin dışarı çıkması anlamına gelir. İnzâl kavramı, inzâl vâki olmak şeklinde kullanılmaktadır.

 

İnzâl vaki olması halinde, kişi cünüp olur; gusletmesi gerekir. (bk. Cünüplük; Gusül)

 

İrtifak Hakları

 

Sözlükte irtifak kelimesi yaslanmak, faydalanmak; dayanılan, faydalanılan şey anlamlarına gelmektedir. İrtifak hakkı ise, İslâm hukukunda bir gayri menkul üzerine, diğer bir gayri menkul veya şahıs lehine kurulan ve hak sahibine sınırlı bir yararlanma sağlayan aynî haktır.

 

İrtifak hakları, istifade edenler bakımından şahsî irtifaklar ve aynî irtifaklar şeklinde ikiye ayrılır. İrtifak hakkı kısmen ferdileştirilmiş, belirli bir kişiye tahsis edilmiş ise bunlara şahsi irtifak denir. Şahsi irtifaklardan intifâ ve süknâ hakkı gibi, zarûrî olarak şahsa bağlı kurulan irtifak hakları başkasına devredilemez ve miras bırakılamaz. Bunların dışındaki şahsi haklar ise, şahsa bağlı olarak kurulabileceği gibi, devri ve mirasçılara intikali mümkün olarak da kurulabilir. Hakk-ı teallî de denilen üst hakkı bu tür irtifaklardandır.

 

İrtifak bir diğer gayri menkul lehine de kurulabilir. Bu takdirde aynî irtifak söz konusudur. İrtifak hakkı, lehine kurulan gayri menkulün mülkiyetinden ayrılmaz; irtifak hakkına sahip gayri menkulün mülkiyetine sahip olan aynı zamanda irtifak hakkına da sahip olur. İrtifak hakları, akit içinde koşulan şart, satım sözleşmesi, vasiyet, izin, umumî ortaklıktan istifade gibi yollarla kurulur.

 

Fıkıh literatüründe geçen irtifak hakları, şirb, mecrâ, mesîl, mürûr, teallî ve civar haklarıdır. (bk. Hakk-ı Civâr; Hakk-ı Mecrâ; Hakk-ı Mesîl; Hakk-ı Mürûr; Hakk-ı Şirb; Hakk-ı Teallî).

 

İsfâr

 

İsfâr, sabah yerinin açılıp aydınlanması, ortalığın aydınlanması anlamlarına gelir. Hanefî mezhebine göre, sabah namazının isfâr vaktine, yani ortalığın aydınlanmasına geciktirilmesi müstehaptır. Bu aydınlığın ölçüsü, atılan okun düştüğü yerin görülebileceği bir aydınlıktır. Ancak namazın veya abdestin bozulması ihtimali göz önünde bulundurularak, tekrar abdest alıp namaz kılınabilecek kadar bir vakit bırakmak gerekir. Hanefîlerin dışındaki üç mezhebe göre, sabah namazının sabah namazının vakti girdikten sonra, ortalık henüz ağarmadan karanlıkça iken (tağlîs) kılmak daha evlâdır. Hanefîlere göre, sadece kurban bayramının ilk günü Müzdelife’de bulunan hacıların, sabah namazını ortalık ağarmadan kılmaları daha faziletlidir.

 

İskâr

 

İskâr, sarhoş etmek, sarhoşluk vermek anlamına gelen bir fıkıh terimidir. (bk. Sekr)

 

İspat

 

Sözlükte sabit ve payidar eylemek, bir şeyin hakikatini anlayıp bilmek, hapsetmek, teyit etmek, delil getirmek anlamlarına gelen ispat, bir fıkıh terimi olarak, muhakeme usulünde, tarafların delil getirerek davalarının haklılığını ortaya koymaları demektir. İspat vasıtaları, şahitlik, yemin, yazılı vesika, ikrar, kuvvetli karine, bilirkişi görüşü, keşif şeklinde sıralanabilir. En genel anlamıyla ispat vasıtası şahitlik, ikrâr ve yemin olup, kural olarak, şahitlik iddiada bulunana, yemin ise savunma yapana aittir. (bk. Şahitlik, İkrâr, Yemin, Karîne, Beyyine, Delîl)

 

İstibrâ

 

Sözlükte sidik ve necasetten temiz olmak, kurulanmak, borç ve günahtan beraetini istemek, hayız müddeti geçinceye kadar kadına yaklaşmamak gibi anlamlara gelen istibrâ, dinî bir kavram olarak, özellikle erkeklerin küçük abdest bozduktan sonra, idrar yolunda kalabilecek idrar damla ve sızıntılarının tamamen kesilmesi için bir süre bekleme ve daha sonra bu sızıntıların temizlenmesini ifade eder.

 

İslâm'ın beş temel esasından biri olan namazın şartlarından birisi ve birincisi, hükmü kirlilik olan hadesten temizlenmektir. Abdestsiz olan kişinin, namaz kılması, Kabeyi tavaf etmesi, Kur’an’a dokunması yasaktır. Herhangi bir özür bulunmaksızın idrar sızıntısı ise abdesti bozar. Bu nedenle, sızıntı olmaması için idrarın iyice boşalması için beklemek, biraz hareket etmek, yürümek veya öksürmek yerinde olur. Küçük abdestini bozduktan sonra hemen abdest almayacaksa da, istibrâ yapılmadığında geriye kalan idrarın sızarak elbiseyi kirleteceği göz önünde bulundurularak, bu temizliğe devamlı özen gösterilmelidir.

 

İstidlâl

 

Bir fıkıh kavramı olarak istidlâl, delil getirmek, delil göstermek anlamına gelmektedir. (bk. Delîl, Delâlet)

 

İstiftâ

 

Fıkhî bir meselenin dinî-hukukî hükmünün açıklanmasını istemek, fetvâ sormak demektir. (bk. Fetvâ)

 

İstihâre

 

Sözlükte hayır ve iyilik istemek, bir şey hakkında hayır talep etmek anlamlarına gelen istihâre, bir kimsenin yapmayı istediği bir şeyin kendisi için hayırlı olup-olmayacağını Allâh’ın kendisine bildirmesi maksadıyla yatmadan önce iki rek’at namaz kılarak Allâh’a dua etmesidir.

 

İnsanlar, bazen kendileri için önemli bir karar verecekleri veya bir seçim yapacağı zaman dünya ve ahiret bakımından kendileri için hangisinin daha hayırlı olacağını kestiremezler. Bunu anlayabilmek için istişare ederler ve Allâh’tan yardım dilerler. Bu bakımdan istihare, bir bakıma yapılacak işin hayırlı olmasını; hayırlı ise gerçekleşmesini Allâh’tan dilemek ve O’ndan tercih konusunda yardım istemek demektir.

 

İstihâre Namazı menduptur. Namazın birinci rekatında Fatiha’dan sonra Kafirûn sûresi; ikinci rekatte de Fatiha’dan sonra İhlas sûresi okunur. Namazdan sonra istihâre duasını yapar. Hz. Peygamber, istihârede şöyle dua edilmesini tavsiye etmiştir:

 

“Allahım! Senden,  ilminle hakkımda hayırlı olanı bana bildirmeni, kudretinle bana güç vermeni istiyorum. Senin büyük fazlu kereminden ihsan etmeni istiyorum. Senin her şeye gücün yeter, ben ise acizim; sen her şeyi bilensin, ben ise bilmem; çünkü sen bütün gizli şeyleri en iyi bilensin. Allâh’ım! Yapmayı düşündüğüm bu iş, benim dinim, yaşayışım, dünyam ve ahiretim bakımından hakkımda hayırlı olacaksa, bunu bana takdir eyle, onu bana kolaylaştır, uğurlu ve bereketli eyle! Yok eğer bu iş, benim dinim, yaşayışım, dünyam ve ahiretim bakımından kötü ise, onu benden, beni ondan uzaklaştır. Hayır nerede ise, onu bana takdir et ve onunla beni hoşnut eyle!” (Buhârî, Teheccüd, 25)

 

İbadet ve sevap işlemek gibi iyi olduğu, haram ve günah gibi kötü olduğu bilinen şeylerde istihare yapılmaz. İstihâre, yapılmasının doğru olup-olmadığında tereddüt edilen şeylerde yapılır ve yedi kede tekrarlanır. İstihâreden sonra, insanın gönlüne bir açıklık gelir ve ilk defa kalbe doğan şeyin hayırlı olduğu kabul edilerek ona göre hareket edilir. Çeşitli nedenlerle istihare namazının kılınamaması halinde, sadece duasını okumakla yetinilir.

 

İstihâze

 

Kadınların görmüş oldukları âdet ve lohusalık kanı dışında, rahim içi damarlardan bir hastalık veya yapısal bozukluk sebebiyle gelen kana istihâze denir. Daha genel bir ifadeyle, kadının âdet ve lohusalık dışındaki kanamaların tümüne verilen addır. Âdet çağı içerisinde bulunan kadının (yaklaşık 9-55 yaş arası), üç günden az ve on günden fazla gördüğü, doğum yapan lohusanın 40 günden fazla gördüğü, 9 yaşından küçük kızların veya menapoz dönemindeki kadınların gördükleri kanlar istihaze kanıdır.

 

İstihaze kanı, hayız ve nifas gibi büyük hades kabul edilmemiştir. Dinmeyen burun kanaması, bir yaradan kan sızması, idrar tutulamaması gibi özür olarak sayılmıştır. Diğer özürlüler gibi, her vakit için abdest alır; bundan başka abdest bozan bir hal meydana gelmedikçe bu abdestle o vakit içerisinde dilediği gibi namaz kılar, Kur’an-ı Kerim okur, Kabe’yi tavaf eder. Ayrıca bu durumdaki kadın, orucunu tutmaya devam eder.

 

İstihsân

 

Sözlükte güzel saymak, bir şeyi güzel görmek anlamlarına gelen istihsân, fıkıh usulünde, müçtehidin daha kuvvetli gördüğü bir delil veya husustan dolayı, bir meselede benzerlerine verdiği hükümden vaz geçip başka bir hüküm vermesidir. Bazen bir mesele nasların genel çerçevesine veya mezhepte yerleşmiş genel bir kuralın kapsamına girmekle birlikte, buna göre hüküm vermeyi engelleyen başka bir gerekçe veya delil bulunur. İşte müçtehidin bu ikinci delile dayanarak, genel kaideye göre hüküm vermekten vaz geçip, ikinci delile göre hüküm vermesine istihsan denir. Bu yolla sabit olan hükme, kıyasa aykırı olarak sabit olmuş hüküm denir.

 

Müçtehidin kıyasa göre veya genel kurala uygun olarak hüküm vermekten vaz geçip başka bir hüküm vermesinin dayanağını teşkil eden delile, vechü’l-istihsân denir. Bu gerekçe, ya bu konuda mevcut özel bir nassdır ya da bir icmâ, zarûret, kapalı kıyas, örf veya maslahattır. İstihsân, dayanağı bakımından, genel olarak ikiye ayrılır; kapalı kıyas sebebiyle istihsan, şer’î bir delil sebebiyle istihsan.

 

Kapalı kıyas sebebiyle istihsan; hakkında birbiriyle çatışan ve biri açık diğeri kapalı iki kıyas imkanı bulunan meselede gerçekleşir. Bir konuda ilk bakışta akla bir hüküm gelir, ancak bu konuda tesir bakımından daha kuvvetli gizli bir kıyas daha mevcuttur. İşte bu gizli kıyasa göre hüküm vermeye istihsan denir. Bu şekilde istihsan yoluyla verilen hüküm daha kuvvetli olmakla birlikte benzeri her mesele için geçerli değildir. Meselâ, vakfedilen bir mal, ilk bakışta satım akdine benzemektedir. Buna göre kişi irtifak haklarını kendinde bırakarak satış yapabilir. Ancak, vakıf malları menfaatlerinden istifade edilmek amacıyla vakfedilirler. Bu yönüyle de kiraya benzerler. Halbuki kira akdinde, irtifak hakları olmadan istifade etmek mümkün olmadığı için, bu hakların istisna edilerek kiralama caiz değildir. İşte vakfın ilk bakışta benzediği satım akdine göre hüküm vermeyip, kiraya kıyaslanarak irtifak haklarının istisnasının caiz olmayacağına hükmetmek böyle bir istihsandır.

 

Şer’î bir delil sebebiyle istihsanda, kıyasın illeti ile, şer’î bir delil arasında bir çelişki vardır. Kıyasa göre verilecek hüküm, nass, icma, örf, maslahat gibi bir delile aykırı düşmektedir. Müçtehit bu delili esas alarak, kıyası terk eder. Meselâ, kural olarak mevcut olmayanın satımı caiz değildir. Ancak mevcut olmayanın satımı anlamına gelen selem akdi hadis ile istisnâ edilmiştir. İşte bu hadis sebebiyle, kaideye muhalif olarak selem akdi caiz görülür.

 

İstihsan, İslâm hukukunun esnek yapısını gösteren önemli bir metottur. İstihsan, İslâm hukukçularının kaide ve şeklî şartlara boğulup kalmadan, gerektiğinde genel kaideyi terk etmeyi haklı kılacak yeni kaideler üretebildiklerinin, böylece hukuk kuralları ile hayat ve ihtiyaçlar arasında uyum sağlamaya çalıştıklarının açık bir göstergesidir.

 

İstikbâl-i Kıble

 

Kelime anlamı itibariyle kıble’ye yönelmek demek olan istikbâl-i kıble, dinî bir kavram olarak, namazın şartlarından olup namazı kıbleye yönelerek kılmak demektir.

 

Müslümanların kıblesi, Mekke’de bulunan Kâbe’dir. Namazların Kabe cihetine kılınması gerekir. Mekke’de bulunup da Kâbe’yi gören kimse bizzat Kâbe’nin kendisine yönelir. Kâbe’yi görmeyen kimse ise, Kâbe’nin bulunduğu tarafa yönelerek namazını kılar. Kur’an-ı Kerim’de, “(Evet Resûlüm!) Nereden yola çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir.” buyurulmuştur (Bakara 2/149, 150).

 

Kıblenin ne tarafta olduğunu bilmeyen kimsenin, yanında kıble yönünü bilen birisi varsa ona sorması gerekir. Sormadan kılar ve sonra da yanlış yöne kıldığını öğrenirse namazını yeniden kılması gerekir. Yanında soracak kimse bulunmuyorsa, güneş, yıldız gibi bir takım doğal alametlere bakıp araştırarak bir yön belirler ve namazını kılar; kapıları çalarak sorması gerekmez. Namazı kıldıktan sonra, yanlış yöne kıldığını öğrenirse yeniden kılmasına gerek yoktur. Namaz kılarken kıblenin başka bir yön olduğunu öğrenen kişi, şayet bir araştırmayla bu yöne dönmüşse, namazını bozmadan o yöne döner.

 

Kâbe’nin bulunduğu noktadan 450 sağa ve sola sapmalar kıbleden sapma sayılmaz. Bundan daha fazla sapmalar ise, kıbleye yönelme şartını aksatır. Bir kimse namazda iken, bir özür olmaksızın göğsünü kıbleden çevirirse, namazı bozulur. Hastalık veya düşman korkusu gibi bir sebeple kıbleye yönelemeyen kimse, gücü yettiği tarafa doğru namazını kılar.

 

İstikrâz

 

İstikrâz borç almak, borç istemek anlamına gelen bir kavramdır. (bk. Karz)

 

İstilâm

 

Sözlükte selâmlamak, başak çıkmak anlamlarına gelen istilâm, dinî bir kavram olarak, Kâbe’yi tavaf ederken Hacerü’l-Esvedi öpmek, yaklaşmak mümkün olmaması halinde Hacerü’l-Esvede karşı el kıldırıp işaret ederek selamlamak demektir.

 

Kâbe’yi tavafa Hacerü’l-Esvedin bulunduğu Rüknü’l-Yemânî köşesinden başlanır. Tavafa başlamadan önce, hangi tavafın yapılacağına niyet edilir, Hacerü’l-Esved istilâm edilir ve Kâbe sol tarafa alınıp dua okuyarak tavafa başlanır. Hatîmin dışından, Kâbe’nin etrafı dolaşılır. Hacerü’l-Esvedin hizasına gelindiğinde, tekrar istilâm edilir. Hz. Peygamber, tavaf ederken bazen Hacerü’l-Esvedi öpmüş, bazen eliyle dokunmuş, bazen de eliyle veya elindeki asasıyla selamlamıştır (Buhârî, Hac, 57-62). Hacerü’l-Esvedi öpmek, mümkün değilse işaret ederek selamlamak sünnettir. Fakat öpmek için zorlayarak insanlara zarar vermek, incitmek caiz değildir. Yaklaşmak için insanları itip kakmaya gerek yoktur. Hz. Peygamber’in de yaptığı gibi işaretle selâmlamak yeterlidir.

 

Hacerü’l-Esvedi istilâm etmek, Allâh’a beyat etmek gibi kabul edilmiştir. İstilâm eden sanki, Allâh’a karşı bezm-i elestte vermiş olduğu sözünü yenilemiş ve elini Hacerü’l-Esvede dokundurmakla Allâh’a bağlılık yeminini tazelemiş olur.

 

İstimnâ

 

İstimnâ masturbasyon, kişinin kendi kendini tatmin etmesi, el ile tatmin manasına gelmektedir. İslâm meşru yollarla nefsini tatmin etmesi için evliliği teşvik etmiş, zinâ ve diğer gayri meşru yolları ise yasaklamıştır. Diğer taraftan haram götüren yolları tıkamış ancak, zorda kalanların ehven-i şerri tercih etmelerini müsaade edilmiştir. Bu sebeple, Hanefî mezhebine göre, istimnânın zevk için yapılması tahrimen mekruh kabul edilmiş; ancak zinaya düşme tehlikesi bulunduğunda, aşırıya kaçmamak şartıyla caiz görülmüştür.

 

İstinbat

 

Sözlükte kuyu kazmak suretiyle su çıkarmak, çalışıp düşünerek bir şeyi meydana çıkarmak, gizli ve örtülü bir şeyi ortaya çıkarmak anlamlarına gelen istinbat, bir fıkıh terimi olarak, nasslardın hüküm çıkarmak anlamına gelmektedir. İstinbat tabiri Kur’an-ı Kerim’de de, bu manaya uygun olarak, kapalı, düşünmeye muhtaç bir haber üzerinde düşünerek kastedilen manaya ulaşmak anlamında kullanılmıştır (Nisâ 4/83).

 

Fıkıh usulünde, deliller ikiye ayrılır; nasslar ve nass olmayanlar. Nasslar Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamber’in hadisleridir. Nass olmayanlar ise, kıyas, istihsan, örf gibi delillerdir. Esasen fıkıhta her türlü istinbat Kur’an ve sünnete dayanmaktadır.

 

Nasslardan hüküm çıkarma metotları iki grupta toplanır; manevî metotlar, lafzî metotlar. Manevî metotlar, kıyas, istihsan, mesâlih-i mürsele, zerâyi gibi, nass olmayan delillerden hüküm çıkarma yollarıdır. Lafzî metotlar ise, nassların lafızlarını, bunların açıkılık kapalılık yönünden delaletini, delalet ettiği umum ve hususunu anlama esasına dayanır. (bk. Delâlet, İçtihât)

 

İstincâ

 

Sözlükte taharetlenmek, kurtulmak, kurtuluşunu istemek, yüksek yerin arkasına gizlenmek, ağaçtan yemiş devşirmek gibi anlamlara gelen istincâ, dini bir kavram olarak, abdest bozduktan sonra necasetin izalesi, taharet anlamına gelmektedir.

 

Hükmü kirlilik olan hadesten temizlenmek namazın şartlarından olduğu gibi, necasetten temizlenmek de şartlarındandır. İslâm dini temizliğe büyük önem vermiştir. Yüce Allâh, “orada temizlenmeyi sevenler vardır. Allâh da çokca temizlenenleri sever” buyurmaktadır (Tevbe 9/108).Hz. Peygamber de, “temizlik imanın yarısıdır” buyurmuştur (Müslim, Tahare, 1). Bu sebeple, toplum ve kişilerin sağlığı, sosyal ilişkiler açısından, çevre temizliği, beden ve elbise temizliği tavsiye edilmiş, günde beş defa kılınan namaz için bu temizlik şart koşulmuştur. Bu çerçeveden olmak üzere, abdest bozduktan sonra, bedene bulaşan necasetin temizlenmesi ibadetin sıhhati açısından önem taşımaktadır. Aslolan bu temizliğin su ile yapılmasıdır. Su ile temizlik İslâm toplumlarının en belirgin özelliklerinden birisi olduğundan, Batılılar tarafından da hayranlıkla karşılanmıştır. Taharet için su bulunmadığında, imkanlar ölçüsünde uygun temizlik araçlarıyla taharet yapılmalıdır. Su ile temizlik yapıldıktan sonra, avret yerinin bez veya tuvalet kağıdı ile kurulanması sağlık ve temizlik açısından daha uygundur. Temizlik sol el ile yapılmalı, tuvalete girmeden ve çıktıktan sonra ellerin sabunla yıkanmasına dikkat edilmelidir.

 

İstinkâ

 

Sözlükte tertemiz, pak olmayı istemek anlamına gelen istinkâ, dinî literatürde, taharetlenirken hiç pislik kalmadığına kanaat getirinceye kadar temizlenmeyi, ayrıca erkeklerin istibrâ yapmasını ifade eder. Temizliğin en güzel bir şekilde yapılması için, su ile iyice taharetlendikten sonra, avret yerinin bir bez parçası veya tuvalet kağıdıyla kurulanması gerekir.

 

Klasiz fıkıh kitaplarında kağıdın eğitim ve ilim aracı olduğu için taharetlenmede kullanılması hoş karşılanmamaktadır. Ancak bu, o günün imkanlarına göre kaleme alındığından günümüz için geçerlilik arz etmemektedir. Günümüzde özellikle bu iş için kullanılmak üzere tuvalet kağıtları imal edilmektedir ve bunların ilim ve eğitim için kullanılması da söz konusu değildir. Bu itibarla, tuvalet kağıdının taharette kullanılmasında dinen bir sakınca yoktur. Ancak Batı toplumlarında olduğu gibi, sadece tuvalet kağıdı ile temizlenmek yeterli değildir. Su ile iyice temizlik yapıldıktan sonra, bununla kurulanmak yerinde olur. Ayrıca tuvalete girmeden ve çıktıktan sonra ellerin sabunla yıkanması temizlik ve sağlık açısından önem taşımaktadır.

 

İstinşâk

 

Sözlükte su ve benzeri şeyleri burna çekmek anlamına gelen istinşâk, dinî bir kavram olarak, abdest veya gusülde burna su çekmek demektir.

 

Hanefîlere göre istinşâk gusün farzlarındandır. İstinşâkda mubalağa etmek ve üç defa tekrar etmek ise sünnettir. Abdestte burna su çekmek ve bunu üç defa yapmak sünnettir. İstinşak yapılırken sağ el ile burna su verilir, su burna çekildikten sonra, sol el ile sümkürülerek iyice temizlenir. Her burna su çekişte yeniden su alınması gerekir.

 

İstircâ’

 

Sözlükte verdiği şeyi geri almak, geri istemek, gere dönmek, dönmesini istemek gibi anlamlara gelen istircâ’, dinî bir kavram olarak, bir Müslüman’ın bir ölüm haberi aldığında veya ölümü gördüğünde, ayrıca herhangi bir musibete uğradığında “innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn – Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz” demektir.

 

Yüce Allâh, insanları açlık, korku; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğini haber vermekte ve sabredenleri müjdelemekte; “O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allâh’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz, derler. İşte Rablerinden bağış ve rahmet onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.” buyurmaktadır (Bakara 2/155-157). Hz. Peygamber de, başına bir felaket gelen Müslüman’ın “Allâh’ım bu musibetine hayırlı bir karşılık ver, kaybettiğimin yerine daha iyisini ihsan buyur” diyerek istircâ’da bulunması halinde, Allâh’ın ona kaybettiğinden daha iyisini vereceğini müjdelemiştir (Müslim, Cenâiz, 3, 4).

 

İstiskâ

 

Sözlükte birinden su isteme, bedenin herhangi bir yerinde su birikmesi şeklindeki hastalık ve bu hastalığa yakalanma gibi anlamlara gelen istiskâ, dinî bir kavram olarak, yağmur yağması için istiğfarda bulunup, dua etmek demektir.

 

Bir bölgede kuraklık olması halinde, o bölge sakinlerinin topluca açıklık bir alana çıkıp tövbe-istiğfardan sonra, Allâh’tan bolluk ve berekete vesile olacak yağmur göndermesini istemeleri, bunun için dua etmeleri sünnettir. Bu duaya yağmur isteme anlamına gelen istiskâ duası denir. Üç gün artarda yağmur duasına çıkılması müstehaptır. Hz. Peygamber bizzat kendisi yağmur duası etmiş, ayrıca kuraklıktan sıkıntıya düşüldüğünde yağmur duasında bulunulmasını tavsiye etmiştir (Buhârî, İstiskâ, 6; Müslim, İstiskâ, 2, 8; Ebû Dâvûd, Salât, 260).

 

Duaya çıkmadan önce küsler barıştırılır, yetimler ve yoksullar gözetilir, bolca sadaka dağıtılır. Duaya çıkılırken eski, yamalı elbiseler giyilir; boyunlar bükülerek zelil ve huşu içinde olmaya çalışılır. Çocuklar ve hayvanlar da birlikte duaya çıkarılır. Zayıflara, çocuklara, ihtiyarlara dua ettirilir. Böylece Allâh’ın rahmetinin tecelli etmesi arzulanır.

 

Ebû Hanîfe’ye göre, yağmur duasına çıkıldığında, sünnet olmamakla birlikte, namaz kılınabilir. Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ise, cemaatle namaz kılmak sünnettir. Buna istiskâ namazı denir.

 

İstiskâ Namazı; İmam-ı Azam’a göre, yağmur duasına çıkıldığında, namaz kılınması sünnet değildir. Bu nedenle cemaatle namaz kılınmaz, ancak kişiler ferdî olarak namaz kılabilirler. Hanefîlerden Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ise, yağmur duasında cemaatle namaz kılmak sünnettir. İmam cemaate iki rekat namaz kıldırır ve bu namazda kıraatı açıktan yapar. Namazdan sonra, imam ve cemaat birlikte duâ edip, tövbe eder ve Allâh’tan yağmur isterler.

 

İşâretin Delâleti

 

Bir fıkıh usulü kavramı olan işâretin delâleti; lafzın ibaresinin dışında, fakat ibarenin bir neticesi olarak delâlet ettiği şeydir. Nassın işareti ile sabit olan hüküm, sözün kendisi için söylenmediği; fakat, ekleme ya da eksiltme yapılmadan lafzın manası düşünmek suretiyle anlaşılan hükümdür.

 

Nassların işaretleri, iltizamî ve mantıkî mânâlar olup, ibârenin delâlet ettiği şeylere dahildirler. Nassın işaret ettiği bu mânâları ancak, nassları anlamada ihtisas sahibi olan, fıkıh nosyonuna sahip ve Arapça’nın inceliklerini bilenler anlayabilirler. Halbuki ibârenin manası, herkes tarafından anlaşılabilir.

 

İşâretin delâletine “Emzirmeyi tamamlamak isteyen (baba) için anneler çocuklarını tam iki sene emzirirler..” ayeti örnek olarak verilebilir (Bakara 2/233). Bu ayet ibarisiyle, annelerin yiyeceklerinin ve giyeceklerinin karşılanması yükümlülüğünün çocukların babasına ait olduğuna delalet eder. Çünkü ayet, bu  mana için sevk edilmiştir. Ayet işaret yoluyla da, çocuğun nesebinin babaya ait olduğuna delalet eder. Çünkü, ayetteki "Çocuk kendine ait olan kimse" ibaresinde, çocuk babaya nispet edilmiştir. Böylece ayet, işaret yoluyla çocuğun nesebinin babaya ait olduğuna delâlet etmiş olur.

 

Hanefîlere göre, işâretin delâlet kuvvet bakımından ibârenin delaletinden sonra gelir. Bu sebeple, ibarenin delaleti ile çeliştiği zaman, ibâreye itibar edilir; işaret terk edilir. Buna karşılır nassın delâleti ve iktizanın delâletinden, kuvvetli olup, bunlarla çelişmesi halinde nassın işâreti tercih edilir.

 

İşrâk Vakti

 

Güneş doğduktan sonra, ufuk hattından 50 yükselmesinden itibaran başlayan zamana işrak vakti denir. Halk arasında güneşin bir mızrak boyu yükselmesi şeklinde tabir olunan bu vakte dahve-i suğrâ da denmektedir.

 

Güneşin doğmasından işrak vaktine kadar farz ve nafile hiçbir namazın kılınması caiz değildir. İşrak vaktiyle birlikte, her türlü namazın kılınması helal olur. Bayram namazlarının kılınma vakti de bu zamandır.

 

İtikâf

 

Sözlükte ibadet veya başka bir gaye için bir yerde kendini tutmak, kalmak; insanlardan tenha bir yerde kalmak, bir şeye bağlanmak gibi anlamlara gelen itikâf, dînî bir kavram olarak, bir kimsenin, ibadet niyetiyle ve kurallarına uyarak inzivaya çekilmek demektir.

 

Kur’an-ı Kerim’de, itikâf kelimesi geçmemekle birlikte, aynı kökten türeyen âkif – âkifîn kavramı, itikaf kavramının sözlük ve ıstılah manalarına uygun olarak, müşriklerin putlara tapmaları (A’raf 7/138; Tâhâ 20/97; Enbiya 21/52; Şuarâ 26/71) için kullanıldığı gibi, Mescid-i Haramda ibadete kapanan (Bakara 2/125) ve Ramazan’da mescidlerde ibadete çekilmiş olan (Bakara 2/187) Müslümanları ifade etmek için de kullanılmıştır.

 

Özellikle Ramazan ayında itikafa girmek sünnettir. Hz. Peygamber, Medine’ye hicret ettikten sonra her yıl Ramazan ayının son on gününde itikafa girmişlerdir (Buhârî, İ’tikâf, 3). Bundan hareketle Hanefîler, Ramazan’ın son on gününde itikafı, kifâî nitelikli müekket sünnet kabul etmişlerdir. Cemaatten biri itikafa girince bu görev diğerlerinden düşer.

 

Hanefîlere göre itikâfın makbul olması için, itikâfa girenin niyet etmesi, oruçlu olması, itikâfı beş vakit namaz kılınan camide yapması gerekir. Kadınlar, camide değil, evlerinde, namaz kıldıkları odada itikafa girerler; ancak ay halinde ve loğusa olmamaları gerekir.

 

İtikâfa giren kimse, camide yer içer, uyur. Bunlar için camiden dışarı çıkamaz; çıkarsa itikaf bozulur. Tuvalete gitmek, abdest almak ve gerektiğinde gusletmek için camiden dışarı çıkabilir. İtikâfa giren kimse, bu süre içinde kendisini dünya işlerinden ayırarak Allâh’a yönelir; ibadetle meşgul olur, tefekkür eder, zikir yapar. İtikafta iken cinsi münasebette bulunmak itikafı bozar. Fakat, rüyada ihtilam olmak itikafa mani değildir.

 

İtlâf

 

İtlâf, bir malı tamamen veya kısmen telef etme anlamına gelmektedir. Bazen uzuvlar için de itlaf tabiri kullanılır.

 

İzni olmadan ve kanundan kaynaklanan bir yetki bulunmaksızın hiç kimsenin bir başkasının malında ve hakkında tasarruf salahiyeti yoktur. Bu sebeple, haksız bir fiil sonucu bir başkasına zarar veren kişi, zararın fahiş olmasına bakılmaksızın, verdiği zararı tazmînle mükelleftir. Ancak, itlaf veya ifsat edilen, yani tamamen veya kısmen zarar gören şeyin, mal olması, mütekavvim olması ve muhterem olması gerekir. Maddi değeri bulunmayan ve dinen muhterem olmayan, yani dokunulmazlık vasfı taşımayan şeyin tazmîni söz konusu değildir.

 

Gerek malın itlafında ve gerekse vücudun yaralanması veya uzvun kesilmesinde, sahibinin izni ve rızası tazmînâtı düşürür. Aynı şekilde, tazmînâtın düşmesi için izin ve rızanın önceden beyan edilmiş olması da şart değildir; malın itlafından sonraki rıza da tazmînâtı düşürür.

 

Eşya tam olarak itlaf edilmişse ve misli mallardan olup, fiilen de emsali bulunuyorsa, bunun tazmîni mislini vermek suretiyle olur. tazmîni gereken mal kıyemî, yani çarşıda, pazarda emsali bulunmayıp kıymetle takdir edilen bir malsa veya mislî olduğu halde emsali bulunamamış ise değeri nakit olarak ödenir. Fukahanın çoğuna göre, bazı hallerde zarar verilen eşyanın tamir edilerek eski haline getirilmesi de tazmîn yerine kabul edilmiştir. Haksız fiil sonucunda telef edilen eşyanın, telef tarihindeki kıymeti üzerinden tazmîn edilmesi gerektiği ittifakla kabul edilmiştir.

 

Zarar verilen eşya tamamen işe yaramaz, kullanılmaz hale gelmeyip de, sakatlamış veya değeri azalmış ise, tazmîn meydana gelen eksikliğin karşılanması şeklinde olur. Şöyle ki, mal sağlam durumda ve zarar gördükten sonraki kıymeti değerlendirilir ve aradaki fark tazmîn edilir. Ancak zarar büyük veya önemli ise, bu takdirde tercih edilen içtihada göre, zarara uğrayan kişi, eksilen değeri tazmîn ettirmek ile malı olduğu gibi zarar verene bırakıp bedelini almak arasında muhayyerdir.

 

İttibâ’

 

Sözlükte birinin peşinden gitmek, ona uymak anlamına gelen ittiba’, dinî bir kavram olarak, Peygamber’in Allâh’tan getirdiği dine uymak başka bir ifadeyle Kur’an ve sünnete uymak demektir. Bir konuda dinin hükmünü bilmeyen kişinin, konuyu bir bilenden sorup onun gösterdiği delillere bakarak görüşünü benimsemeye de, ittibâ’ denir.

 

Kitap, sünnet, icmâ’dan dayandığı delili bilinmeksizin, bir müçtehit veya mukallidin sözünü alıp onunla amel etmeye taklîd denir. Mukallit, delile değil, hükmü çıkaran alime itimat etmektedir. Buna karşılık, görüşünü aldığı müçtehidin deliline bakarak, delilini sağlam ve sahih bularak buna dayalı hüküm ve fetvayı kabul etmesine ise, ittibâ’ denir. (bk. Taklîd)

 

İyâl

 

Bir kimsenin bakmakla mükellef olduğu eş, çocuk, hizmetçi gibi kimselerdir. (bk. Nafaka)

 

İyas

 

bk. Âyise.

 

İzâr

 

Sözlükte belden aşağı giyilen peştamal, peştamal gibi örten elbise, iffet, eş gibi anlamlara gelen izâr, dînî bir kavram olarak, ihrama giren kişinin giydiği, belinden altını örten dikişsiz elbise ve cenâzenin kefenlerinden bir parçasının ismidir.

 

Hac veya umre için ihrama giren kimselerin dikişli elbise giymeleri yasaktır. Bu nedenle ihrama girdiklerinde, halk arasında ihram denilen iki parçalı bir elbiseye (kumaş veya peştemale) bürünür. Bunlardan belden aşağısını örttüğü parçasına izâr; vücudun üst kısmını örten parçasına da ridâ denir.

 

Ölen erkek veya kadının, bedenleri örtülecek şekilde kefenlenmesi farz-ı kifayedir. Erkeğin kefeni, kamîs, izâr ve lifâfe olmak üzere üç parça; kadının kefeni de bunlarla birlikte bir baş örtüsü ve bir göğüs örtüsü olmak üzere beş parça bezden oluşur. Bunlardan izâr, baştan ayağa kadar uzanan bir bezdir.