İbrahim PAÇACI

 

- I -

 

Iskat ve Devir

 

Iskat-ı Cenîn

 

Ismarlama

 

Istıshâb

 

Istısnâ’

 

Itâk

 

Itk

 

Iyâl

 

Îd

 

Izdıbâ

 

Izdırar

 

 

 

- I -

 

Iskat ve Devir

 

Sözlükte ıskat, düşürmek; devir ise, döndürmek, çevirmek anlamına gelmektedir. Dinî literatürde, kişinin sağlığında edâ edemediği namaz, oruç, kurban, adak, keffâret gibi ibadetlerinin, vefatından sonra fakirlere fidye ödenerek düşürülmesine ıskat; bu maksatla ayrılan meblağın kâfî gelmemesi durumunda uygulanan yönteme de devir denmektedir.

 

Kur'an-ı Kerim'de, oruç tutmaya gücü yetmeyen çok ihtiyar veya iyileşme umudu kalmayan hastaların, fidye vermeleri gerektiğine dair hüküm bulunmaktadır (Bakara 2/184). Fakat, oruç borcunu düşürmek anlamındaki ıskat-ı savm ayette yer almamaktadır. Hele namaz borcunun düşürülmesi anlamındaki ıskat-ı salât ile devir ise, Kur’an ve Sünnetten herhangi bir delile dayanmamaktadır. Ancak, oruçtaki fidye hükmünü göz önünde bulunduran bazı alimler, en azından namaz için verilen fidyelerin günahların silinmesine vesile olacak bir iyilik olduğu düşüncesiyle, mükellefin, vaktinde kılamadığı ve sonra da kaza edemediği namazlar için fidye verilmesi konusunda vasiyette bulunmasını yararlı görmüşlerdir. Vasiyet edilen fidyeler, ölünün geriye bıraktığı malının 1/3’ünden verilir. Ölenin vasiyeti olmaması halinde, varislerinin fidye vermeleri gerekmez. Ancak, teberru olarak fidye verebilirler.

 

Devir usulü, ıskat için ayrılan paranın yetmemesi halinde, bir miktar paranın fidye olarak verilmesi, fakirin bunu alıp kabul ettikten sonra tekrar iade etmesi, aynı paranın tekrar fakire fidye olarak verilmesi ve bu işlemin fidye meblağına ulaşıncaya kadar devam etmesi şeklinde cereyan eden ve hiçbir dayanağı bulunmayan bir işlemdir. Devir usulü, fakirlere para vererek ölü için namaz kıldırılması ve oruç tutturması, tamamen asılsız, dinde yeri olmayan şeylerdir.

 

Iskat-ı Cenîn

 

Iskat-ı cenîn, döllenme gerçekleştikten sonra rahimde oluşan ceninin dış etki ve müdahale ile düşürülmesi; yani çocuk düşürme demektir. Bu da iki şekilde olabilir. Birincisi anne ve babanın rızasıyla gerçekleşen kürtaj; ikincisi ise, darp, korkutma ve benzeri fiillerle çocuğun düşmesine sebep olmak şeklindeki, cenîne karşı işlenen cinâyetlerdir. Hamile kadının karnındaki çocuğun düşmesine neden olan müessir fiilde, gurre denilen bir tazmînat ödenmesi gerekir. (bk. Gurre)

 

Cenînin dış etki ve müdahalelerle düşürülmesi, yani kürtaj, çok eski dönemlerden beri dinin, ahlak ve hukukun tasvip etmediği bir davranıştır. Yahûdîlik ve Hıristiyanlıkta olduğu gibi İslâm dininde de kürtaj caiz görülmemiştir. İnsanın yaşama hakkı, erkek spermi ile kadının yumurtasının birleşip döllenmenin başladığı andan itibaren Allah tarafından verilmiş temel bir haktır. Artık bu safhadan itibaren anne-baba da dahil hiç kimsenin bu hakka müdahale etme hakkı yoktur.

 

İslâm alimleri, ruh üflendikten sonra çocuk düşürmenin veya aldırmanın haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak, bazı fakihler 120 günden veya 40 günden önce çocuğa ruh üfürülmediği için kürtajın  caiz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak günümüzde tıb sahasındaki ulaşılan bilgiler göstermektedir ki, cenin döllenmeden itibaren bir canlılık ve bütünlük kazanmakta, safha safha oluşum ve gelişimini tamamlayıp ilk birkaç haftadan itibaren organları teşekkül etmektedir. Hatta kalp atışlarının hissedildiği belirtilmektedir. Bu nedenle, ceninin canlılığının, mahiyetini hiçbir zaman kavrayamayacağımız ruhun üflenmesiyle aynı şey olduğunu ileri sürerek kürtajın bu döneme kadar caiz olduğunu söylemek mümkün değildir. Nitekim İslâm hukukçularının çoğunluğu da bu görüştedir.

 

Ancak annenin hayatını kurtarmak gibi tıbbî ve kesin bir zarûret ortaya çıkması halinde, anne karnındaki ceninin tıbbî bir müdâhale ile alınması caizdir. Fakat bu konuda uzmanlığına güvenilen bir tabibin karar vermesi gerekir.

 

Ismarlama

 

bk. Istısna’.

 

Istıshâb

 

Sözlükte, birlikte olmak, ayrılmamak, beraberliğin devamını istemek anlamlarına gelen ıstıshâb, fıkıh usulünde, değiştiğine dair bir delil bulunmadıkça, geçmişte sabit olan bir durumun varlığını koruduğuna hükmetmek demektir. Buna göre, daha önce varlığı bilinen bir durumun, aksini gösteren bir delil bulunmadığı sürece varlığının devam ettiğine; daha önce yok olduğu bilinen bir durumun da, daha sonra meydana geldiğine dair bir delil bulunmadıkça halihazırda da mevcut olmadığına hükmedilir.

 

Istıshâb, İslâm hukukunda hüküm çıkarmada kullanılan fer’î delillerden olup dört kısma ayrılır; berâet-i asliyye ıstıshâbı, varlığına din veya aklın delâlet ettiği ıstıshâb, hüküm ıstıshâbı ve vasıf ıstıshâbı.

 

Berâet-i asliyye ıstıshabı, bir delil bulunmadıkça kişinin zimmetinin sorumluluktan arınmış kabul edilmesidir. Bu metod üzerine, ‘berâet-i zimmet asıldır (borçsuz ve suçsuzdur)’ kaidesi inşa edilmiştir. (bk. Berâet). Varlığına din veya aklın delâlet ettiği ıstıshâb, aklın veya dinin hükmü ile sabit olan durumun, değiştirici bir delil ortaya çıkana kadar devam etmesidir. Meselâ borç alan bir kimsenin, borcunun ödediğine veya alacaklı tarafından ibrâ edildiğine dair bir delil getirmedikçe borçluluğuna hükmedilir. Nikahın feshedildiği veya boşandıkları bir delil ile sabit olmadıkça, evlilik hayatı meşru olarak devam eder. Hüküm ıstıshâbı, bir konuda yasaklayıcı veya helal kılıcı bir hüküm bulunması halinde, helali harama, haramı helale çeviren bir delil ortaya çıkıncaya kadar önceki hükmün aynen devam etmesi halidir. Kur’an-ı Kerim’de, “yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan O’dur.” buyurulmaktadır (Bakara 2/29). Buna göre, hakkında haram olduğuna dair delil bulunmayan bütün yiyecekler ve içecekler helaldir. Bu delile dayanılarak, ‘eşyada aslolan mubah oluşudur’ kaidesi benimsenmiştir. Vasıf ıstıshâbı ise, mevcut bir vasfın değiştiğine dair delil bulunmadıkça aynen devam etmesi, şüphe ile bu vasfın ortadan kalkmaması anlamına gelir. Meselâ, abdest alan bir kimsenin, abdestini bozduğunu hatırlamaması, abdestsizliği için yeterli değildir; abdestini bozan bir şey sebebiyle veya gailp zan ile abdestsiz olduğuna hükmedilir. Gaib olan kimsenin, öldüğü sabit olmadıkça hayatta olduğuna hükmedilir. Bu delilden hareketle, ‘şüphe yakîn ile zail olmaz’ kaidesi konmuştur.

 

Istısnâ’

 

Sözlükte yaptırmak, bir şeyi yapmasını istemek anlamlarına gelen ıstısnâ’, bir fıkıh terimi olarak, bir sanat sahibinden belirli bir şeyi yapması için kurulan akdi ifade eder. Bu akitte, ısmarlanan şeyin malzemesi veya hammaddesi yapan kişiye aittir. Şayet, malzeme veya hammade ısmarlayan kişiye ait olursa akit, ıstısnâ’ değil icâre akdi olur. Meselâ, kumaşı ve dikişi terziye ait olmak üzere elbise diktirilmesi için yapılan akit bir ıstısnâ’dır.

 

Istısnâ’ akdi, Hanefîlere göre istihsanen caiz kabul edilmiş olup, icap ve kabul ile kurulur. Istısnâ’ın caiz olması için, ısmarlanan şeyin cinsi, çeşidi, miktarı ve sıfatının belirlenmiş olması gerekir. Ayrıca ısmarlanan şeyin, elbise diktirmek, ayakkabı yaptırmak, çanta, kap gibi sipariş verilerek yaptırılabilen bir şey olması, bu konuda halk arasında teamül bulunması gerekir.

 

Istısnâ’ akdi, iki taraf için de bağlayıcı olmayan bir akittir. Sipariş verilen şey yapılmadan önce her iki taraf da bu akitten dönebilir. Yapılması tamamlandıktan sonra da, yapan sanatkar başkasına satabilir. Ancak bu durumda, sipariş veren kişiye tekrar yenisini yapmakla yükümlüdür. Ismarlanan şey tamamlanıp da alıcıya arz edildiğinde, belirlenen vasıflara uygun bir şekilde imal edilmesi halinde, Ebû Yûsuf’a göre alıcının, yani sipariş veren kimsenin tercih hakkı bulunmamaktadır; kabul etmek zorundadır.

 

Itâk

 

Kölenin hürriyetine kavuşturulması anlamına gelen bir fıkıh terimidir. (bk. Azât Etmek)

 

Itk

 

Kölenin hürriyetine kavuşturulması anlamına gelen bir fıkıh terimidir. (bk. Azât Etmek)

 

Iyâl

 

Bir kimsenin bakmakla yükümlü olduğu, eşi, çocukları, ana-babasına ıyâl denir. (bk. Nafaka)

 

Îd

 

Arapça bir kelime olan îd, Türkçe’de bayram anlamına gelmektedir. (bk. Bayram)

 

Izdıbâ

 

Sözlükte bir şeyi koltuğun altına sokmak anlamına gelen ızdıbâ, hac ve umrede erkeklerin, sağ omuzlarını dışarıda bırakacak şekilde ihram giymelerine denir. Erkekler, giymiş oldukları iki parça ihramdan, vücudun belden üstünü örten parçasının bir ucunu, sağ kolun altından geçirip, sol omuz üzerine atmak suretiyle sağ kol ve omuzu ridânın dışında bırakırlar. Remel (tavafta kısa adımlarla koşarak ve omuzları silkerek çalımlı bir şekilde yürümek) yapılması gereken tavafların bütün şavtlarında ızdıbâ sünnettir. Şafiîlere göre, Safâ ile Merve arasında sa’y edilirken de ızdıbâ yapmak da sünnettir. Tavaf bitince omuz örtülür ve tavaf namazı omuzlar örtülü olarak kılınır. Remel yapılan tavaflar dışında ızdıbâ yapmak mekruhtur.

 

Izdırar

 

Zarûret hali anlamına gelen fıkhî bir terimdir. (bk. Zarûret)