İbrahim PAÇACI

 

- F -

 

Fahiş Fiyat

 

Fâite

 

Fakd

 

Fakih

 

Farîza

 

Farz

 

Fâsit

 

Fecr

 

Fehvâ

 

Fekk

 

Fer’

 

Ferağ

 

Ferâiz

 

Fesât

 

Fesih

 

Fetvâ

 

Fevait

 

Fey’

 

Fıkıh

 

Fıtra

 

Fıtr Bayramı

 

Fidye

 

Fitre

 

Fukahâ

 

Fukahâ-i Seb’a

 

Fuzûlî

 

Fürû’

 

 

 

- F -

 

Fahiş Fiyat

 

Aşırı yüksek fiyat anlamına gelen bir tabirdir. İslâm'da genel olarak serbest piyasa sistemi benimsenmiş; iktisadi hayatın serbest akışı içinde ve tam rekabet şartları altında fiyatların arz ve talebe göre oluşması tercih edilmiştir. Bu nenenle ticaret mallarında çeşitlerine göre yüzde hesabı ile bir kâr  da belirlenmemiştir. Ancak kâr nispetinin çok fazla büyüyüp tüketiciye zarar verici bir durum alması halinde, buna müdahale edilebilir. Aynı şekilde müstahsili, satıcıları ve esnafı zarara sokucu bir ölçüde küçüldüğü zamanda da devlet eliyle yukarıya çıkarılması gerekir.

 

İslâm'a göre fiyatların oluşması piyasa şartlarına bırakılmakla birlikte, fiyatların aşırı derecede yükselmesi halinde müdahale edilebileceği kabul edilmiştir. Fiyatlara müdahale doğrudan ve dolaylı müdahale olmak üzere ikiye ayrılır. Doğrudan müdahale, fiyatlara narh koymak suretiyle olur. (bk. Narh). Dolaylı olarak müdahale ise, arz ve taleple oynamak, rekabet ortamının oluşturulması, dışarıdan mal istihsali gibi yöntemlerle yapılır. Hz. Peygamber’in ticareti teşvik eden ve mal istihsalini öven hadisleri, dolaylı olarak müdahale yoluyla fiyatların düşürülmesinin tercih edildiğini göstermektedir (İbn Mace, Ticaret, 6).

 

İslâm'da serbest piyasa sistemi benimsenip, kâr için bir oran belirlenmemekle birlikte, aldatma, malın fiyatı hakkında yanlış bilgi verme, hile yapma, malın kusurlarını gizleme, malı olduğundan fazla methetme gibi şeyler yasaklanmıştır. İslâm hukukçuları, alışverişte fiyat bakımından makul ölçüler içinde aldatma ve aldanmayı kabul etmekle birlikte, müşterinin rağbeti, ihtiyacı veya bilgisizliğinden yararlanarak yüksek fiyatla satışı hoş karşılamamıştır. (bk. Gabn).

 

Fâite

 

Sözlükte kaçmış anlamına gelen fâite, bir fıkıh terimi olarak vaktinde kılınamayan namazı ifade etmektedir. Çoğulu fevâittir. Vaktinde kılınamayan namazları ifade etmek için kaçmış manasındaki fâite kelimesinin kullanılması, bir Müslüman’ın namazı kasten terk edemeyeceğini, ancak elde olmayan nedenlerle namazın kaçabileceğini hissettirmektedir.

 

Namazı bilerek, özürsüz olarak vaktinden sonraya bırakmak büyük günahtır. Namaz, vakti çıktıktan sonra kaza edilmekle yerine getirilmiş olur. Ancak vaktinden sonraya bırakıldığı için tövbe edilmesi gerekir.

 

Meşru bir mazeret sebebiyle namazın kazaya kalması günah olmaz. Hz. Peygamber hadislerinde uyuyakalma ve unutma mazeret olarak kabul edilmiştir (Buharî, Mevâkit, 37; Müslim, Mesacid, 314-316). Bunun dışında düşman korkusu, ebenin doğum yapacak kadının başından ayrılması halinde çocuğun veya annesinin; cerrahın ameliyathaneden ayrılması halinde hastanın zarar göreceğinden korkulması meşru birer mazerettir. Nitekim Hz. Peygamber, Hendek savaşında namazlarını tehir etmiştir (Buhârî, Mevâkit, 36, 38). Hayız ve nifas hallerinde kadınlardan namaz borcu düşer; kılınmayan namazlar kaza edilmez.

 

Beş vakit namazın farzları ile vitir namazı kaza edilir. Vakit çıktıktan sonra sünnetler kaza edilmez. Ancak vaktinde kılınmayan sabah namazı, zevalden önceye kadar sünnetleri ile birlikte kaza edilir. Kaza namazı kılmak için belirli vakit yoktur; üç kerahet vakti dışında gece ve gündüz her zaman kılınabilir.

 

Fakd

 

Kelime anlamıyla yokluk, ayrılık manalarına gelen fakd, fıkıhta, muris veya eşin kaybolması için kullanılmaktadır. bk. Mefkud.

 

Fakih

 

Sözlükte, dikkatli ve ince anlayışlı, ayrıntılı bir şekilde bilen alim anlamına gelen fakih, ıstılahta din bilgini, fıkıh alimi, İslâm hukukçusu anlamına demektir. Çoğulu fukahâdır.

 

Kur’an-ı Kerim’de on dokuz yerde, anlamak, hakkıyla idrak etmek manasında, aynı kökten fiil olarak geçmektedir. Bir ayette de, yine aynı kökten türetilen tefakkuh kelimesi, dinde bilgi ve şuur sahibi olmak anlamında kullanılmıştır. Hadislerde ise, fıkıh ve tefakkuh kelimeleri, iyi anlamak, din ve Kur’an konularında bilgi sahibi olmak anlamında kullanılmıştır (Buharî, İlim, 20).

 

Hz. Peygamber’in vefatından sonra, vahy dönemi sona erdiğinden, Müslümanlar kıyamete kadar karşılaştıkları problemleri vahy döneminden intikal eden ayet ve hadislerle çözümlemeye çalışmışlardır. Hz. Peygamber sağlığında ashabını içtihat konusunda eğitmiş ve buna teşvik etmiştir; Muaz b. Cebel'i Yemen'e kadı olarak gönderirken, önüne gelen problemin çözümü konusunda Kitap ve sünnette bir hüküm bulamadığında neye göre hüküm vereceğini sorması üzerine, Muaz “kendi reyimle içtihat ederim” şeklinde cevap vermiş, Hz. Peygamber de bunu memnuniyetle karşılamıştır (Tirmizî,Ahkam, 3; ed-Daremi,Mukaddime, 19).

 

İslâm ümmeti içinde, her devirde fakihler bulunmuş, bilgi ve gayretleri ile Müslümanlara yardımcı olmuşlardır. Her devirde dini ve hukuki meseleleri, nassların ışığında, devrin şart ve ihtiyaçları göz önünde bulundurarak çözümleyecek fakihlerin yetiştirilmesi, İslâm toplumunun en başta gelen görevlerindendir.

 

Farîza

 

Kelime anlamıyla takdir ve tayin edilmiş şey, belirlenmiş pay anlamına gelen farîza, dinî bir terim olarak, mükelleften kesin ve bağlayıcı bir şekilde yapılması istenen namaz, oruç gibi dini görevleri ifade etmek için kullanıldığı gibi (bk. Farz), evlenme akdi gereği kadına ödenmesi gereken mehir ve mirasçıların terikedeki payları için de kullanılmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de geçen farîza kelimesi de bu manadadır (Bakara 2/286; Nisa 4/11, 24; Tevbe 9/60).

 

Farz

 

Sözlükte bir şeyi kesinleştirmek, takdir etmek, pay ve parçalara ayırmak, belirlenmiş şey ve pay anlamlarına gelen farz, bir fıkıh terimi olarak, Şâri’ tarafından kat’î bir delille emredilen fiil ve amel demektir. Fakihlerin çoğunluğuna göre, farz ile vacip aynı manada kullanılmaktadır. Ancak Hanefîlere göre, farz ile vacib birbirinden farklı olarak kabul edilmiştir. Buna göre farz, Kur’an ayeti veya mütevatir sünnet gibi kesin olarak sabit olan bir nassla, açık bir şekilde yapılması emredilen fiil ve amellerdir. Farzı yapan sevap kazanır, özürsüz olarak yapmayan azabı hak eder, inkar eden ise dinden çıkmış olur.

 

Farz, mükellefin ifa sorumluluğu açısından farz-ı ayın ve farz-ı kifâye şeklinde ikiye ayrılır. Farz-ı ayın, beş vakit namaz, oruç gibi, her mükellefin yapması gereken farz demektir. Farz-ı ayın, bazılarının yapmasıyla diğer mükelleflerden düşmez. Farz-ı kifâye, toplumsal, sosyal bir vazife mahiyetinde olup, bazı mükelleflerin yapmasıyla diğerlerinin yapması gerekmeyen farz demektir. Cenâze ile ilgili vazifeler ve cenâze namazı, bazı mesleklerin icrası bunun örneğini teşkil eder. Farz-ı kifayenin sevabı, yalnız onu işleyene aittir. Toplumda farz-ı kifayeyi ifa edecek ikinci bir kişi bulunmazsa, artık bu farz farz-ı ayına dönüşür. Meselâ, cenâzeyi yıkayabilecek tek kişinin bulunması halinde, bunun yıkaması farz-ı ayın olur.

 

Fâsit

 

Sözlükte, bozuk olan, muteber olmayan, geçersiz anlamına gelir. bk. Fesât.

 

Fecr

 

Sözlükte, yarmak, bir şeyi ikiye ayırmak, fışkırmak, açığa çıkmak anlamlarına gelen fecir, isim olarak güneşin doğmasından önce beliren tan yeri ağarmasını ifade eder. Türkçe’de şafak sökmesi, gün ağarması denilen bu olay, gece ile gündüzü birbirinden ayrıldığı vakittir. Fecr-i kâzip ve fecr-i sâdık olmak üzere iki türü vardır.

 

Fecr-i kâzip, yalancı fecr demektir. Güneşin doğuşundan önce, ufukta göğe doğru dikine yükselen aydınlık için kullanılan bir tabirdir. Fecr-i sâdık, hakîki, gerçek fecir demektir. Gece karanlığının kaybolmaya başlayıp güneşin ışığının belirtilerinin görünmeye başladığı, ufuktaki aydınlığın enlemesine, uzunlamasına ufka yayıldığı vakittir. Hz. Peygamber, “ne Bilal’in ezanı, ne de ufuktaki dikine göğe doğru yükselen aydınlık sizi sahur yemekten alıkoysun. Işık şu şekilde (yatay olarak) yayılıncaya kadar yiyin.” buyurmuştur (Buharî, Ezan, 13; Müslim, Sıyam, 39).

 

Gündüzün başlangıcı olan fecr-i sâdıkla, sabah namazının vakti girer ve imsak vakti başlar.

 

Fehvâ

 

Sözlükte anlam, mefhum demek olan fehva, fıkıh usulünde fehva’l-hitap, fehva’l-kavl tabirleriyle geçmekte olup, inceleme ve içtihatta bulunmaya ihtiyaç duyulmaksızın ve sırf dil unsurlarına dayanarak anlaşılabilen illetteki müştereklik sebebiyle, nassın ibaresiyle delâlet ettiği mananın benzeri veya daha elverişli başka bir olaya da uygulanmasıdır. Bununa nassın delâleti, celî kıyas, mefhumu muvafakat da denilmektedir.

 

Fekk

 

Arapça’da, bir şeyi ayırmak, koparmak, kurtarmak, bir bağı çözmek anlamlarına gelen fekk, bir fıkıh terimi olarak, kölenin azât edilmesini, esirin salıverilmesini, rehin, hacir ve haciz gibi hukuki bir bağ ve kaydın kaldırılmasını ifade eder.

 

Kur’an-ı Kerim’de bir yerde, köle âzât etmek manasında bir yerde geçmektedir (Beled 90/13). Hadislerde kelime kölelikten, esaretten, dünyevî sıkıntılardan, uhrevî azaptan kurtulmak gibi manalarda kullanılmaktadır.

 

Kölelerin hürriyete kavuşmalarının en tabii yolu sahibinin azat etmesiyledir (bk. Âzât). Bunun dışında bir ücret karşılığında hürriyetine kavuşabileceği gibi (bk. Mükatebe), hürriyeti sahibinin ölümüne bağlaması veya kadın kölenin efendisinden çocuk doğurması durumlarında sahibin ölümüyle köle hürriyetine kavuşur (bk. Ümmü Veled; Müdebber).

 

Gerek düşman eline düşen Müslüman esirlerin ve gerekse Müslümanların elindeki esirlerin salıverilmeleri de fekk kavramı içerisinde mütalaa edilmektedir. Düşman eline esir düşen Müslümanların mübadele suretiyle, fidye karşılığı veya karşılıksız olarak salıverilmelerini sağlamak dinimizde tavsiye edilen hususlardandır. Esirlerin salıverilmesi ise kamu yararı, günün şartları ve devletlerarası teamüle göre belirlenmesi Devletin yetkisine verilen bir husustur (bk. Esir).

 

İslâm hukukunda rehinin çözülmesi, hacir ve haczin kaldırılması konuları da fekk kavramı ile ifade edilmektedir (bk. Rehin; Hacir; Haciz)

 

Fer’

 

Arapça’da kısım, dal, faydalı mal, asıl olmayan gibi anlamlara gelen fer’, bir fıkıh terimi olarak, miras hukukunda, vefat edenin çocukları, torunları, torunlarının çocukları... gibi kendinden aşağıdaki soyundan gelenleri; fıkıh usulünde, hükmü nassla belirlenmeyip asla kıyas edilen meseleyi ifade eder. Fıkıh usulünde makîs, müşebbeh de denilen fer’, kıyasın dört rüknünden biri olup, hükmü hakkında nass bulunmayan ve asla kıyas edilip onun hükmünü alan mesele olarak tanımlanır.

 

Hadiste ise, hocaya nispetle talebeleri, yani bir raviden hadis alanlara fer’ denir. Aynı şekilde hocasının yazmış olduğu hadislerden yazılan veya bunlarla karşılaştırılmış olan hadis kitabı nüshasına da denmektedir. Hocanın nüshasına asıl, öğrencininkine ise fer’ denir.

 

Ferağ

 

Sözlükte boş kalmak anlamına gelen ferağ, fıkıh terimi olarak, bir şahsın gayrimenkul üzerindeki tasarruf hakkını bir başkasına terk ve tevfîz etmesini ifade etmektedir. Ferağ, çıplak mülkiyeti bir başkasına ait olan gayrimenkul üzerindeki tasarruf hakkının üçüncü şahsa nakledilmesidir. Osmanlı hukukunda mîrî arazî ve icâreteynli vakıf malları üzerinde şahıslar için mülkiyet hakkına benzer bir tasarruf hakkı verilmiştir. Bu tasarruf hakkının bir başkasına terk ve devri için de ferağ tabiri kullanılmıştır.

 

Ferağ, karşılığında maddî bir bedel alınıp alınmamasına göre ivazlı ve ivazsız ferağ şeklinde ikiye ayrılır. İvazsız ferağ, herhangi maddî bir bedel zikredilmeden veya bedelsiz olacağı açıkça belirtilerek yapılan ferağdır. İvazlı ferağ ise, para yahut mal karşılığı veya mübadele şeklinde yapılan ferağ işlemidir.

 

Usulüne uygun tarzda yapılan ferağ işlemi sonunda ferağda bulunulanın mîrî arazi veya vakıf mal üzerindeki tasarruf hakkı sona erer. Daha önceki tasarruf eden şahsın, devlet veya vakıf yönetimine karşı taşınmaz sebebiyle sahip bulunduğu hak ve yükümlülükler, olduğu gibi yeni alacaklıya geçer. Ferağ akdi, yetkili memurun izniyle gerçekleştiği zaman iki taraf için de bağlayıcılık kazanır. Günümüzde şahıslara tahsis edilen hazine arazileri ve vakıf mallarının devri ferağ kavramı ile ifade edilebilir. Bu konuda mal sahibi olan devlet veya vakıf günün şartlarına göre düzenlemelerde bulunabilir.

 

Ferâiz

 

Sözlükte takdir ve tayin edilmiş şey, belirlenmiş hisse, kesin dini emir manalarına gelen farîza kelimesinin çoğulu olan ferâiz, İslâm hukukunda mirasçıların terikeden alacakları paylar ile miras hukuku manasında kullanılan bir terimdir.

 

Kur’an-ı Kerim’de ölenin terikesinde mirasçıların hisselerinin ayrıntılı bir şekilde belirtilmiş olması (Nisa 4/11, 12, 176) ve Hz. Peygamber’in de, konuyla ilgili uygulama ve ilave açıklamaları sebebiyle mirasçıların hisselerinin açık ve kesin bir şekilde belirlenmiş olmasından miras hukukuna ferâiz, ilm-i ferâiz denilmiş ve Rasulullah döneminden itibaren doğup gelişmiştir.

 

İslâm hukukunda mirasçılığın iki temel sebebi vardır; kan hısımlığı ve evlilik bağı. Mirasın varislere intikali için, miras bırakanın vefat etmesi veya ölümüne mahkemece hükmedilmesi gerekir. Bunun yanında, ölüm anında mirasçının hayatta bulunması ve miras almasına mani bir durumun bulunmaması gerekir. Varisin murisini öldürmesi, farklı dinlerden olmaları mirasçılığa engel haller olarak kabul edilmiştir.

 

Ölenin geride bıraktığı mal ve haklardan, techiz* ve tekfîn* masrafları çıktıktan, borçları ödendikten ve vasiyeti de terikenin 1/3’ini geçmemek kaydıyla yerine getirildikten sonra geriye kalan mirasçılarına intikal eder.

 

İslâm miras hukukunda mirasçılar, varis olma sıra ve derecelerine göre dokuz sınıftan oluşur. Bunların başında ashâb-ı ferâiz gelir. Ashâb-ı ferâiz, mirastan alacağı hisseler belirlenmiş olan kimseler olup, on bir nevi akrabadır. Bunlar, baba, dede, anne bir erkek kardeş, kız, oğul kızı, anne, nine, anne-baba bir kız kardeş, baba bir kız kardeş, anne bir kız kardeş, karı ve kocadır. Bunların her birinin yalnızken ve diğer mirasçılarla birlikte alacakları hisseler belirlenmiştir. İkinci sırada, vefat edenin baba tarafından erkek akrabası ve erkek çocukları anlamındaki asabe* gelir. Asabe, tek başına bulunduğunda mirasın tamamını, ashâb-ı ferâiz ile beraber bulunduğunda ise, onlardan arta kalanı alır. Bu iki gruptan kimse bulunmadığında, zevi’l-erhâm* grubunu teşkil eden hısımlar mirasçı olurlar.

 

Fesât

 

Sözlükte bir şeyin önce düzgün, düzenli ve yararlı iken, sonradan bu vasıflarını kaybederek bozulması anlamına gelen fesât, ıstılahta bir ibadet veya hukukî işlemin, vasıf ve şartlarındaki eksiklik ve bozukluk sebebiyle hükümsüz olması demektir.

 

Gerek ibadetler ve gerekse hukukî işlemler, kendisinde bulunması gereken rükün ve şartları taşıyıp taşımamasına göre sahih – fâsit ve bâtıl şeklinde bir ayrıma tabi tutulur. Bir ibadet veya hukukî işlem, kendisinde bulunması gereken rükün ve şartları ihtiva etmesi halinde sahihtir. İşlem rükün veya kurucu unsurlarından birisinin yok olması halinde bâtıl; rüknü ve unsurları tamam olduğu halde şartlarının eksik olması halinde fâsit olur.

 

Fakihler, ibadetler ve nikah konusunda fesât ve butlânın aynı anlama geldiği konusunda ittifak etmişlerdir. İbadetlerdeki eksiklik, ister rükünlerde olsun, isterse şartlarda olsun sonuç aynıdır; ibadet bozulmuş olur. Mesela, rüku, secde gibi namazın rükünlerinden birinin terk edilmesi ile şartlarından birisi olan abdestsiz namaz kılınması arasında fark yoktur. Bunun yanında, usul ve adabına uygun olarak başlanmış bir ibadet, mahiyetiyle bağdaşmayan bir davranış sebebiyle de bozulabilir. Namazda konuşmak, oruçlu iken yemek-içmek böyledir. İster başladıktan sonra bozulan olsun, isterse rükun veya şartlarından birisi olmaması sebebiyle başlangıçtan itibaren batıl olan ibadet olsun, iade edilmesi veya kaza edilmesi gerekir. Bazen de ceza olarak keffâret gerekir. Nikah konusunda ise, akit geçersiz sayılmakla birlikte, zifaf gerçekleşmişse, doğan çocuğun nesebi sabit olması, zina cezasının düşmesi ve kadın mehre hak kazanması gibi bazı maddi sonuçlar doğurur.

 

Fakihlerin çoğunluğuna göre muamelat, yani hukukî işlemler konusunda da fâsit ile bâtıl arasında fark yoktur. Ancak Hanefîlere göre, bu konuda fâsit ile bâtıl arasında bir fark vardır. Hanefîlere göre butlân, hukukî işlemin rükünleri veya bu rükünleri ayakta tutan temel unsurlardan birisinde eksiklik bulunması sebebiyle muamelenin hiçbir hukukî sonuç doğurmamasıdır. Fesât ise, bu unsurların dışında kalan şartlar veya vasıflardan birisinin yok olması sebebiyle hukukî muameledeki bozukluktur. Bu noksanlık genelde sonradan tamamlanabilir mahiyettedir. Başka bir tanımla akdin sıhhat şartlarından birisinin bulunmaması fesadı doğurur. Genel olarak fesât sebepleri; akit konusundaki belirsizlik ve bilinmezlik, ikrah ve müfsit şartlardır.

 

Fâsit akit yasaklanmış olduğu için sahih değildir. Bununla birlikte esas itibariyle kurulmuş sayıldığından maddî varlığının yanında bir takım hukukî sonuçlar da doğurur. Taraflar fâsit akdi feshetmekle yükümlüdürler. Ancak akdin konusunun değişikliğe uğraması veya feshin üçüncü şahıslara zarar vermesi halinde akit feshedilmez. Diğer taraftan, bu tür akitte herhangi bir yolla fesadın giderilme imkanı varsa, feshe gidilmeksizin sebep ortadan kaldırılır ve akit sahihe dönüştürülebilir.

 

Hanefî hukukçularının ortaya atıp geliştirmiş olduğu fesât teorisi, gerçekten çok ileri bir hukuk mantığı ve hukuk tekniği olup, günümüz hukuk anlayışıyla birbirine çok yakın benzerlik arz etmektedir.

 

Fesih

 

Sözlükte aklen veya bedenen zayıf olmak, cahillik; bozmak, iki şeyi birbirinden ayırıp dağıtmak, hükümsüz ve geçersiz kılmak gibi anlamlara gelen fesih, bir fıkıh terimi olarak bir akdin ortadan kaldırılmasını, bozulmasını ifade eder.

 

İslâm hukukunda fesih kavramı, sözleşmeden dönme, iptal, geri alma ve cayma da dahil akit bağının ve borç ilişkisinin iradeye dayalı olarak sona erdirilmesinin bütün çeşitlerini kapsar. Bağlayıcı olmayan akitlerde tek taraflı irade beyanı ile,  bağlayıcı akitlerde ise ancak iki tarafın karşılıklı rızaları veya mahkeme kararı ile feshedilebilir. Bir akit, ya muhayyerlik, ikrah, fesât, yetkisizlik gibi arızî bir sebeple bağlayıcı olmaz, ya da emânet sözleşmesi gibi doğasından bağlayıcı olmaz.

 

Fâsit akitlerde, taraflar akdi feshetmekle yükümlüdürler. Bunun yanında ortada feshi mümkün kılan haklı ve geçerli sebep bulunması halinde, ilgili taraf akdi fesih imkanına sahiptir. Borcun ifa edilmemesi, muhayyerlikler, kiralanan şeyin arızalı çıkması gibi mazeretler akdin feshine imkan sağlayan sebeplerdendir. Akdin devam etmesinin maddeten ve hukuken mümkün olmaması halinde akdin infisahı, yani kendiliğinden çözülmesi söz konusudur.

 

İslâm hukukunda fesih çok geniş olarak ele alınmış ve bununla ilgili ayrıntılı bir fesih-infisah nazariyesi geliştirmişlerdir.

 

Fetvâ

 

Sözlükte bir olayın hükmünü açıklayan veya hükmünü koyan, güçlükleri çözen kuvvetli cevap anlamına gelen fetvâ, ıstılahta fıkhî bir meselenin dinî-hukukî hükmünü açıklama, fakih bir kimsenin, sorulan fıkhî bir meseleye yazılı veya sözlü olarak verdiği cevap, ortaya koyduğu hüküm demektir. Fetvâ verene müftî, fetvâ sorana müsteftî, fetvâ sormaya istiftâ ve fetvâ vermeye de iftâ denir.

 

Kur’an-ı Kerîm’de türevleriyle birlikte dokuz ayette geçen fetvâ kelimesi, hepsinde sözlük anlamına uygun olarak görüş sorma, görüş bildirme, soru sorma, rüya yorumlama gibi anlamlarda kullanılmıştır.

 

Fetvâ içtihada göre daha dar kapsamlıdır. Bir kimsenin fetvâ verebilmesi için bazı önşart ve bilgilere sahip olması gerekir. Ahmed b. Hanbel’e göre, bir kimsenin fetva verme yetkisine sahip olması için şu beş şartı haiz olması gerekir; 1) iyi niyet sahibi olması, 2) ilim, hilim, vakar ve ciddiyet sahibi olması, 3) kendinden ve bilgisinden emin olması, 4) Müslümanlar nezdinde itibarlı olması ve 5) toplum ve insanları tanıması.

 

Fetvâ verecek kimsenin, bu şartları taşımasının yanında, fetvâ soran kişinin sosyal, iktisadî, ruhî, ahlâkî durumunu bilmesi; içinde yaşadığı toplumu, örf ve adetlerini tanıması; vereceği cevabın yol açacağı fayda ve zararı göz önünde bulundurması gerekir. Bu sebeple fetvâ, sadece fetvâyı soran kişiyle ilgili olmalıdır.

 

Müftü, sorulan soruyu iyice anladıktan sonra meseleyi çeşitli yönlerinden ele alıp incelemeli ve dînî hükmünü eksiksiz ve doğru olarak soranın anlayabileceği bir şekilde açıklamalıdır. Cevabını bilmediği bir mesele ile karşılaşınca bunu açıkça belirtmeli ve meseleyi uzmanına havale etmelidir. Fetvalarda orta yol tercih edilmeli, fazla katı veya fazla yumuşak davranıştan kaçınılmalıdır. Müftü, örf ve âdetini bilmediği bir bölgeden gelen müsteftîye hemen fetvâ vermemeli, özellikle yemin, ikrar ve talâk gibi konularda dikkatli davranmalıdır.

 

Zamanın değişmesiyle hükümlerin de değişeceği kuralı gereğince, örf ve âdetlere, zaman ve şartların değişmesine uygun olarak fetvâların değişebileceği açıktır. Ayrıca müftünün fetvâ ve tercihinde yanılabileceği tabi karşılanmalı ve buna bağlı olarak eski fetvasından dönerek yeni fetvâ vermesi yadırganmamalıdır.

 

Fevait

 

Vaktinde kılınamayan namazı ifade etmek için kullanılan fâite kelimesinin çoğuludur. bk. Fâite.

 

Fey’

 

Sözlükte gölge, öğle vaktinden sonraki gölge, geri dönmek, şekil değiştirmek anlamlarına gelen fey’, İslâm hukukunda, gayrimüslimlerden alınan haraç, cizye, ticârî mal vergisi ve diğer bazı gelirleri ifade eder.

 

Fey’ kelimesi, türevleriyle birlikte, Ku’an-ı Kerim’de üç yerde kelime anlamına uygun olarak geri dönmek anlamında (Bakara 2/226; Hucurat 49/9); üç ayette de, ıstılah manasına uygun olarak ganimet olarak vermek manasında (Ahzab 33/50; Haşr 59/6, 7) geçmektedir. Hadislerde de, hem sözlük hem de ıstılah anlamlarında kullanılmıştır.

 

Fey’ kelimesi, ilmihal kitaplarında namazların vakitleri açıklanırken, sözlük anlamında gölgeyi ifade etmek için fey’-i zeval şeklinde kullanılmıştır. Öğle namazının vakti, güneşin tepe noktasını geçip batıya doğru kaymasından itibaren başlar. Güneşin tepe noktasına ulaşıp batıya doğru yönelmesine zeval denir. Bu esnada bir şeyin yere düşen gölgesine zeval anındaki gölge  anlamında fey’-i zevâl denir. Fey’-i zevâlin yönü ve uzunluğu bölgenin ekvatordan uzaklığına, kuzey veya güney yarıkürede oluşuna göre değişir. Meselâ, zevâl anında yere dikilen 1 m. uzunluğundaki bir şeyin gölgesi, 10 cm. olsun. İşte bu 10 cm. fey’-i zevâldir. Güneşin tam tepe noktasına ulaşmasından biraz önce başlayıp zevâl vaktine kadar süren istivâ vaktinde, yani güneş herkesin başının üzerindeymiş gibi gözüktüğü zaman zarfında herhangi bir namaz kılınmaz, namaz kılmak mekruhtur. Öğle namazının vakti zeval vaktinden başlayıp her şeyin gölgesinin fey’-i zevâl çıkarıldıktan sonra bir misli kadar oluncaya kadar devam eder. İkindi namazının vakti de öğle namazının vaktinin çıktığı andan itibaren başlayıp güneşin batışına kadar devam eder. Bununla birlikte, gölgenin iki misli oluncaya kadar öğle namazının kılınabileceği ve ikindi namazının da bu andan itibaren başlayacağı görüşü de bulunmaktadır.

 

Istılahta geçen fey’ kavramı, Hz. Peygamber döneminden itibaren şekillenmeye başlamakla birlikte, Hz. Ömer devrinde daha netleşmiş ve kurumlaşmıştır. Genelde İslâm hukukçuları, ister menkul, isterse gayrimenkul olsun, barış yoluyla gayrimüslimlerden temin edilen malların fey’ olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Savaş yoluyla elde edilen mallardan menkul olanlar ganimet hükmündedir. Gayrimenkullar ise, devlet başkanı tarafından ganimet olarak dağıtılabileceği gibi, eski sahiplerinde bırakılarak bu topraklardan haraç alabilir. Bu durumda alınan haraç da, fey’ hükmündedir. Hanefîlere göre, gayrimüslim devletler tarafından İslâm devlet başkanına verilen hediyeler de fey’ kapsamındadır. Genel olarak hukukçular, zekat ve ganimet dışında kalan devlet gelirlerinin tamamını fey’ kapsamına dahil etmek eğilimindedirler.

 

Hz. Peygamber zamanında fey’ gelirlerinin miktarı çok azdı ve Medine’deki Müslümanlara dağıtılıyordu. Hz. Ömer, fetihler sonucunda İslâm ülkelerinin genişlemesi ve fey’ gelirlerinin artması üzerine yeni bir düzenlemeye gitmiştir. Hz. Ömer bu gelirleri, yılda bir defa atıyye adı altında para, diğeri de her ay erzak adı altında yiyecek olmak üzere iki şekilde dağıtmıştır. Bunun için kurduğu divan teşkilatında, durumlarına göre Müslümanların atıyyelerini farklı miktarlarda tespit etmiş ve hak sahiplerinin isimlerini kabile esasına göre divan defterlerine kaydetmiştir. Hz. Ömer, fey’ gelirlerinin sarf edilmesi konusunda devlet başkanına bir takdir hakkı tanımıştır.

 

Fıkıh

 

Sözlükte bir şeyi bilmek, derinlemesine kavramak, tam olarak anlamak gibi manalara gelen fıkıh, ıstılahta, İslâm'ın ferdî ve içtimaî hayata dair amelî hükümlerini bilmeyi ve bu konuyu inceleyen bir ilim dalını ifade eder.

 

Fıkıh kelimesi Kur’an-ı Kerim’de, çeşitli fiil kalıplarıyla yirmi yerde geçmekte olup, bir şeyi iyi ve tam olarak anlamak, bir şeyin hakikatini bilmek ve akıl etmek gibi anlamlarda kullanılmıştır.

 

İslâm'ın ilk devirlerinde fıkıh tabiriyle, bütün dini bilgileri bilme kastedilmekteydi. Hicri ikinci asrın ortalarından itibaren fıkıh, sadece amelî hayatı kapsayan bir ilim dalı halin geldi. Bu arada, iman ve itikat konusuyla ilgili bilgiler, “ilm-i tevhîd, ilm-i usuli’d-dîn, akaid, kelâm” gibi isimlerle anılan ayrı bir ilim dalının; Müslüman’ın iyi ve kötü huyları, özel hayatı, sosyal ilişkileri ve davranışlarıyla ilgili hususlar ise, ahlak ve tasavvuf ilim dalının konusu haline gelmiştir.

 

Fıkıh amelî hayata ait bilgileri ve hükümleri ihtiva eden ilim dalının adı olduktan sonra da kapsamı geniş kalmış, çağımıza kadar ilmihal, hukuk ve hukuk metodolojisi, ekonomi, siyaset, idare bilimleri ve bu bilimlerle ilgili kurumlar, küllî kaide, hilafiyat ilmi, fıkıh tarihi, mukayeseli hukuk fıkıh dalı içinde kabul edilmiştir. Furû-ı fıkıh da, ibadet, muâmelât ve ukubât şeklinde üç ana bölüme ayrılır.

 

Fıtra

 

bk. Sadaka-i Fıtır.

 

Fıtr Bayramı

 

Kelime anlamıyla oruç açma bayramı anlamına gelen terkip, Ramazan Bayramının diğer bir ismidir. Şevval ayının 1. günü başlayan bayram ülkemizde üç gün olarak kutlanmaktadır.

 

Fidye

 

Arapça’da bir kimseyi bulunduğu sıkıntılı durumdan kurtarmak için ödenen bedel anlamına gelen fidye, ıstılahta, esaretten kurtulmak için ödenen bedeli veya bazı ibadetlerin eda edilmemesi ya da edası sırasında birtakım kusurların işlenmesi halinde ödenen dînî-malî yükümlülüğü ifade eder.

 

Fidye kelimesi Kur’an-ı Kerim’de, iki ayette terim manasında (Bakara 2/184, 196) ve bir ayette de sözlük anlamında (Hadid 57/15) geçmektedir.

 

Esaretten kurtulmak için ödenen fidyeye kurtuluş fidyesi denir. Savaş esnasında ele geçirilen esirler, düşmanın Müslüman esirlere yaptığı muameleye, hal ve şartlara göre, fidye karşılığı salıverilebilir. Hz. Peygamber, Bedir’de esir almış olduğu müşrikleri fidye karşılığı serbest bırakmış, parası olmayanları da, on Müslüman’a okuma-yazma öğretmesi mukabilinde serbest bırakılacağını ilan etmiştir.

 

İbadetlerle ilgili fidye ise, oruç ve hacda söz konusu olmaktadır. İhtiyarlık ve şifa ümidi olmayan bir hastalık sebebiyle oruç tutamayan kimse, daha sonra kaza etmesi mümkün olmadığından her gününe karşılık bir fidye öder. Bu durumdaki bir kimsenin fidye ödemesi vaciptir. Kur’an-ı Kerim’de, “Oruç tutmaya güç yetiremeyenler, bir fakir doyumu kadar fidye öder.” (Bakara 2/184) buyurulmaktadır. Bu ayetten hareketle fidye miktarının, bir kişiyi bir gün için doyuracak iki öğün yiyecek olarak anlaşılmıştır.

 

Hac ve umre için ihrama giren kişilere bazı hususlar yasaklanmıştır. Bu fiillerden birini işleyen kimsenin keffâret ödemesi gerekir. Bu Kur’an-ı Kerim’de fidye olarak isimlendirilmektedir (Bakara 2/196).

 

Hastalık veya başka bir sebeple ihram yasaklarından birinin çiğnemek zorunda kalan kimse, fidye olarak üç gün oruç tutma veya altı fakiri doyurma ya da kurban kesme hususunda muhayyerdir. Bu yasakları kasten çiğneyen kimse ise, işlediği cinayetin türü ve şiddetine göre, kurban keser veya sadaka verir. Fidye olarak kesilen kurbanlar Harem bölgesinde kesilmesi gerekir. Oruç tutma ve fakir doyurma ise, her yerde olabilir. Bütün fakihlere göre, kasten çiğnenen bir ihram yasağı için fidye ödemenin yanında ayrıca işlediği günahtan dolayı tövbe etmesi gerekir.

 

Fitre

 

bk. Sadaka-i Fıtır.

 

Fukahâ

 

İslâm hukukçusu anlamına gelen fakih kelimesinin çoğuludur. bk. Fakih.

 

Fukahâ-i Seb’a

 

Tabiîn döneminde, Medine’de şöhret kazanan yedi fakih için kullanılan kavramdır. Bu fakihlerden altısı; Urve b. Zübeyr, Saîd b. Müseyyeb, Ubeydullah b. Abdullah, Harice b. Zeyd, Süleyman b. Yesar ve Kasım b. Muhammed’dir. Yedincisi ise ihtilaflı olup, Ebu Bekir b. Abdurrahman, Ebû Seleme b. Abdurrahman veya Salim b. Abdullah isimli fakihlerden biridir.

 

Fuzûlî

 

Sözlükte, lüzumsuz ve manasız işlerle uğraşan , kendisini ilgilendirmeyen işlerle ilgilenen kimse anlamına gelen fuzulî, bir fıkıh terimi olarak, hukukî bir yetkisi bulunmadığı halde, başkası adına hukukî işlemde bulunan kimse manasına gelir.

 

Fuzulînin yapmış olduğu işlemler geçerli olmakla birlikte, bir hüküm ifade edebilmesi ve hukuki sonuç doğurması için adına iş yapılan kimsenin veya temsilcisinin onayına bağlı bulunmaktadır. Onaylaması halinde söz konusu işlem, yapıldığı andan itibaren yetkili kimse tarafından yapılmış gibi sonuç doğurur. Fuzulînin yapmış olduğu akdi, ehliyetli olan mal sahibi feshedebileceği gibi, vekil, vasî veya velîsi gibi hukukî temsilcisi ve fuzulînin kendisi de feshedebilir.

 

Fuzulînin işlemlerinin geçerli olabilmesi için, akdin vekalet ve temsil yoluyla yapılabilen türden olması gerekir. Ayrıca icazetin gerçekleşmesi için, satıcı, alıcı, icazet verecek kişi ve akde konu olan şey mevcut bulunmalıdır.

 

Fürû’

 

Sözlükte bir şeyin üst tarafı, dal, kol, şube anlamına gelen fer’ kelimesinin çoğulu olan fürû’, ıstılahta fıkıh ilminin nazarî kısmı dışında kalan amelî tatbikî bölümünü oluşturan kısmını ve miras hukukunda alt soy hısımları ifade eder.

 

Doktrinde ağırlık kazanmış ve fakihler tarafından genel kabul görmüş usul kuralları ve küllî kaideler asıl, onların uzantısı veya uygulaması sayılan cüzî meseleler ve hükümler ise fer’ olarak adlandırılır. Fıkıh ilmi, ağırlıklı olarak meseleci bir metotla gelişmiş, usul kuralları ve küllî kaideler bu gelişim süreci içinde oluşarak tedvin edilmiştir. Fıkıh metodolojisi ile usul kuralları ve küllî kaidelerinin oluşmasıyla, fürû’  kavramının, usul-i fıkhın karşıtı olan diğer yarısını ifade eden bir terim olarak ortaya çıkıp kullanılmaya başlandığı söylenebilir.

 

Fer’î meseleleri içeren fıkıh kitaplarında, ibadetten ahlak ve görgü kurallarına kadar yaklaşık 25 – 30 civarında ana bölüm bulunmaktadır. Ancak bunlar genel olarak ibadât, muamelât ve ukubât şeklinde üç gruba ayrılmaktadır.