İbrahim PAÇACI

 

- D -

 

Dahve-i Kübrâ

 

Dahve-i Suğrâ

 

Dâr Kavramı

 

Davâ

 

Dâyin

 

Defin

 

Defîne

 

Delâlet

 

Deli

 

Delil

 

Delk

 

Dem

 

Devir

 

Deyn

 

Dirhem

 

Diyet

 

Dövme

 

Duha Namazı

 

 

 

- D -

 

Dahve-i Kübrâ

 

Kaba kuşluk vaktini ifade etmek için kullanılan bir tabirdir. Buna dahve de denir. Oruç müddetinin yarısı, öğleden bir saat önceki vakte dahve-i kübra denir.

 

Dahve-i kübraya bazı dini hükümler bağlanmıştır. Ramazan orucunun sebebi, Ramazan günlerinden herhangi birinin oruca başlamaya müsait bir cüzüne yetişmektir. Bu da günün dahve-i kübra denilen kaba kuşluk vaktine kadar olan kısmıdır. Bu zaman içerisinde oruç tutmaya ehliyet kazanan, buluğ çağına erişen her Müslüman’ın o günün orucunu tutması farz olur.

 

Ramazan ayında tutulan oruç, günü belirlenmiş adak orucu ve nafile oruçlara bu vakte kadar niyet edilebilir. Ramazan ayında tutulmayıp da kaza edilen Ramazan orucu ile keffâret oruçları, başlanıp da bozulan nafile oruçların kazası ve zaman belirlenmeyen adak oruçlarına ise  imsak vaktinden önce, geceleyin niyet edilmesi gerekir.

 

Dahve-i Suğrâ

 

Güneşin doğduktan sonra 5º (bir mızrak boyu) yükselmesinden itibaren başlayan zaman, işrak vakti anlamına gelmektedir.

 

Dâr Kavramı

 

Dâr kelimesi sözlükte, bina, arsa, mahalle, bina ve arsaların toplandığı yer manalarına gelir. Bir fıkıh terimi olarak ise, bir idarecinin hakimiyeti altındaki ülke anlamına gelir. İslâm hukukunda ülkeler, idare ve hakimiyet faktörü göz önünde bulundurularak, genelde Dâru’l-islâm ve Dâru’l-harp şeklinde ikili bir tasnife tabi tutulmuştur. Daha sonra ülkelerin idareleri ve İslâm ülkesiyle olan ilişkileri de dikkate alınarak ülke çeşitleri çoğaltılmıştır. Dâru’l-Adl, Dâru’l-Ahd, Dâru’l-Bağy, Dâru’l-Küfür, Dâru’s-Sulh tabirleri bunlardandır.

 

İslâm hukukçuları, Daru’l-harp ve Daru’l-İslâm'ın ayırıcı özellikleri ve hangi şartlarda birbirine dönüşecekleri konusunda ayrıntılı olarak görüş beyan etmişler; birbirinden farklı fikirler ileri sürmüşlerdir. İleri sürülen bu görüşlerin tamamı, alimlerin kendi devirlerinde mevcut uluslararası ve devletlerarası ilişkilerden etkilenmiştir. İslâm tarihi içerisinde kurulan çeşitli devletler, çıkan isyan ve ihtilaller alimlerini bazen tedirginliğe, bazen de aşırı uyumlu olmaya sevk etmiştir. Şartların getirdiği bu duygu ve durumlar neticesinde, ülke kavramı ile ilgili çok sayıda ve birbiriden farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bu görüşleri İslâm ile özdeşleştirmek yerinde olmayacaktır. Bunların, o devrin şartları içinde aranmış bir çözüm, yapılmış bir değerlendirme olarak algılanması doğru olacaktır. Bundan hareketle, günümüzün uluslararası ve devletlerarası münasebetlerin, günümüzün şartları ve İslâm'ın temel ilke ve gayelerine göre yeniden belirlenip değerlendirmek gerekmektedir. Bu açıklamadan sonra, İslâm literatüründe geçen dâr ile ilgili kavramların kısaca anlamlarının verilmesinde yarar bulunmaktadır.

 

Dâru’l-İslâm: Kelime manasıyla, İslâm yurdu anlamına gelen dâru’l-İslâm, bir fıkıh terimi olarak, “Müslümanların idare ve hakimiyeti altındaki yer” veya “Müslümanların hakimiyeti altında bulunup, İslâm hukuk sisteminin uygulandığı ülke” şeklinde tanımlanmaktadır. Şafiilere göre dâru’l-İslâm üç kısımdır: 1) Müslümanların meskun bulundukları yerler. 2) Müslümanların fethedip gayrimüslim ahalisini cizye karşılığında iskan ettikleri yerler. 3) Başlangıçta Müslümanların meskun bulundukları, fakat daha sonra gayrimüslimlerin istila edip hakimiyetleri altına aldıkları yerler.

 

Müslüman olmayan bir ülke; halkının Müslüman olmasıyla veya Müslümanlar tarafından fethedildikten sonra yönetici tayin edilip İslâm hükümlerin uygulanmaya başlamasıyla İslâm ülkesine dönüşür.

 

Herhangi bir devletin İslam yurdu olma özeliğini kaybetmesi, ancak o ülkenin İslam hakimiyetinden çıkarak gayrimüslimlerin hakimiyetine girmesi ile mümkün olur. Bunun göstergesi de, ülke üzerinde egemenlik haklarının tamamen gayrimüslimlere geçmesi ve Müslümanların can ve mal güvenliğini bütünüyle yitirmesidir. 

 

Dâru’l-Harp Kelime anlamı itibarıyla, harp ülkesi, savaşılan ülke manasına gelen dâru’l-harp, bir fıkıh terimi olarak, “küfür yönetiminin hakim olduğu ülke”, “kâfir liderin emir ve idaresinin yürürlükte olduğu ülke” şeklinde tanımlanmıştır. Bununla birlikte, kaynaklardaki dâru’l-İslâm ve dâru’l-harp tanımlarına tanımları birlikte değerlendirildiğinde, “İslâm siyasi hakimiyetinin sınırları dışında kalan, hukuk ve yönetim şekli İslâmî olmayan ülke” şeklinde tarif edilebilir. Buna göre, Daru’l-İslam Müslümanların, Daru’l-Harb de, İslam dışındaki devlet ve yönetimlerin hakimiyet alanını ve yönetim şeklini ifade etmektedir.

 

Dâru’l-harp ilk bakışta “Müslümanların savaş halinde olduğu ülke” manasını çağrıştırıyorsa da, esas itibarıyla Dârul-İslam’ın dışında kalan yabancı ülkeler anlamında kullanılmaktadır. Kavramın sözlük anlamından hareketle bazı batılı yazarların maksatlı bir şekilde ileri sürdüğü Müslümanların gayrimüslimlerle ilişkilerinde barışın değil, savaş halinin esas olduğu ve ayırımın da bundan kaynaklandığı şeklindeki iddia gerçeği yansıtmamaktadır. Gayrimüslim ülkelere Dâru’l-harp denilmesi, Müslümanların bu ülkelere karşı takındığı savaşçı ve saldırgan bir anlayışın sonucu değildir. Bu iddia İslâm'ın temel prensipleriyle uyuşmamaktadır. İslâm'a göre devletlerarası ilişkilerde normal ve devamlı hal, sulh halidir. Harp ancak belirli sebeplerle yapılabilir.

 

İslam, her şeyden önce insanlar arası inanç ve fikir ayrılıklarının tabii olduğunun altını çizmektedir (Kehf 18/29; Yunus 10/99; Hud, 118). Bu inanca sahip bir Müslüman’ın, kendisi gibi inanmadığı gerekçesiyle savaş açacaklarını düşünmek makul olamaz. Müslüman’a düşen görev, en güzel bir şekilde davranışlarıyla ve sözlü olarak İslâm’ı insanlara duyurmaktır. Hidayet yalnız Allah’tandır. İslam’ın hakim telakkisine göre gayrimüslimlerle savaşın meşru sebebi, onların Müslümanlara savaş açmalarıdır. Kur’an mal, mülk edinme yahut hakimiyet amacıyla kan dökmeye asla müsaade etmemektedir.

 

Tarihe baktığımızda, saldırgan tarafın İslâm ülkeleri olmadığı; ilk dönemlerden beri, İslâm dünyası ile gayrimüslim dünya arasında meydana gelen savaşlarda gayrimüslimlerin saldırgan taraf olduğu görülür. Öyle ki, Müslüman memleketlerinin istilâ edilmesinin dini bir vecibe olduğu şeklindeki anlayış, Hıristiyan dünyasında asrımızın başlarına kadar itibar görebilmiştir. Halbuki bütün dönemlerde bir İslam devletinin gayrimüslim devletlerle olan ilişkilerinin temelinde savaş değil barış esas hareket noktası olmuştur. İlahi irade tarafından bu dinin barış anlamına gelen İslam diye isimlendirilmiş olması da oldukça anlamlıdır. 

 

Dâru’l-Adl: Meşru yönetimin hakimiyet ve idaresi altındaki ülke anlamında kullanılan bir fıkıh terimidir.

 

İslâm dininde meşru devlet başkanına itaat gerekli görülmüş ve devlete karşı ayaklanmak ve savaşmak yasaklanmıştır (Nisa 4/59). Müslümanlardan bir topluluğun, siyasi bir maksatla meşru yönetime baş kaldırması ve bir bölgede hakimiyet kurmasına bağy, isyancıların hakim oldukları bölgeye de dâru’l-bağy adı verilir. Buna karşılık, meşru yönetimin hakim ve kontrolü altındaki bölgeye dâru’l-adl ve burada yaşayan halka da ehl-i adl ismi verilir.

 

Hukuken muharip statüsünde kabul edilen âsilerle, isyandan vazgeçip itaat edinceye kadar savaşılır (bk. Bâğî).

 

Dâru’l-Ahid: Hanbelîler ve Şafiîlerden Maverdî’ye göre, arazînin statüsünden hareketle ülkeleri bir tasnife tabi tutmuşlardır. Sulh yoluyla elde edilen topraklar ikiye ayrılmaktadır: Mülkiyeti Müslümanların ortak malı olmakla birlikte, bir haraç* karşılığında gayrimüslim ahalisine bırakılan topraklar; yapılan anlaşma ile mülkiyeti kendilerinde kalmak üzere, bir haraç karşılığında gayrimüslim ahaliye terk edilen topraklar. Birincisinde, burada yaşayan halk ehl-i ahd, toprakları ise dâru’l-İslâm’a ait vakıf arazî olur. Bu araziden alınan haraç ücret hükmündedir; halkı Müslüman olmakla bu vergi düşmez. İkincisinde ise, araziden alınan haraç cizye* hükmündedir. İslâm'a girmeleri veya arazinin bir Müslüman’a intikal etmesi halinde düşer. Bu şekilde gayrimüslimlere terk edilen topraklar, dâru’l-ahd olarak kabul edilir. İslâm ülkesi dışında olduğundan halkından ayrıca cizye alınmaz.

 

Dâru’l-Bağy: Müslümanlardan bir topluluğun, kendilerince geçerli bir delile dayanarak siyasi bir maksatla meşru yönetime baş kaldırması ve bir bölgede hakimiyet kurmasına bağy, bu kimselere bâğî (çoğulu buğât), isyancıların hakim oldukları bölgeye de dâru’l-bağy adı verilir. (bk. Bâğî).

 

Dâru’l-Küfür: Küfür yönetiminin hakim olduğu ülke, kâfir liderin emir ve idaresinin yürürlükte olduğu ülke, anlamlarına gelen bir fıkıh terimi olup, dâru’l-harp kavramıyla eşanlamlıdır. (bk. Dâru’l-Harp).

 

Dâru’l-Muvâdea: Hanefîlere göre, kendileriyle geçici süreyle bir antlaşma yapılan ülkelere dâru’z-muvâdea denir. Bu ülke, İslâm devletinin hakimiyeti altına girmediğinden dâru’l-İslâm dışında sayılır. Bu antlaşma ile, karşılıklı olarak birbirlerinin mal ve canlarına tecavüz edilmeyeceği taahhüt edilir.

 

Dâru’s-Sulh: Kelime anlamıyla, barış ülkesi, sulh yapılan ülke manasına gelen dâru’s-sulh, bir fıkıh terimi olarak, kendisiyle barış antlaşması yapılmış ülke demektir. İslâm hukukunda hakim anlayışa göre, devletlerarası ilişkilerde asıl olan, barış halidir. Fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre, savaşın hukuki mesnet ve nedeni, gayrimüslim ülkelerin, Müslümanlara savaş açmasıdır. İslâm'a göre savaş, zaruret icabı başvurulan geçici bir durumdur. Düşmanca münasebetler içine giren ülkelerle ilişkilerin normale dönmesi için, gerek savaş öncesinde ve gerekse savaş sırasında barış yollarına başvurmak, karşı tarafın barış istemesi halinde bunu kabul etmek Kur’an-ı Kerim’in emridir (Enfal 8/61).

 

Süreli veya süresiz olarak savaşı terk üzere anlaşma yapılabilir. Bu antlaşma ile dâru’s-sulh haline gelen ülke halkına ehl-i sulh denilir. Bunların can ve mallarına tecavüz haram olup antlaşma süresince kendileriyle savaşılmaz.

 

Dâru’z-Zimme: Hanefîlere göre, kendileriyle sürekli bir antlaşma yapılan ülkelere dâru’z-zimme denir. Müslümanlar tarafından fethedilmeden önce halkı ile cizye karşılığında barış yapılan ve dâru’z-zimme diye adlandırılan bu ülke, İslâm devletinin hakimiyeti altında bulunduğundan dâru’l-İslâm sayılır.

 

Davâ

 

Sözlükte çağırmak, seslenmek, dua etmek, getirilmesini istemek anlamına gelen davâ, ıstılahta, mahkeme yoluyla bir hakkın talep edilmesi manasına gelir. Tanımdaki haktan, hakkın tespiti ve temini kastedildiği gibi, hak ihlalinin önlenmesi ve haksız taleplere karşı kişinin hukuken korunması da kastedilmektedir.

 

Kur’an-ı Kerim’de davâ kelimesi, sözlük anlamına uygun olarak, “bağrışma, dua” gibi manalarda üç ayette geçmektedir (Araf 7/5; Yunus 10/10; Enbiya 21/15). Kur’an’da yargılama ve hüküm vermeyle ilgili bazı genel ilke ve amaçlar; hak ve adaletin tesisine dair birtakım tedbir ve yasaklar belirtilmekle birlikte, davâların görülmesi ve sonuçlandırılmasıyla ilgili bir hüküm getirilmemiştir.

 

Hz. Peygamber’in sünnetinde, davâ, ispat, savunma ve kararlarla ilgili birçok hüküm ve uygulama bulunmaktadır. Hadislerde iddia ve davâların iki şahitle ispat edilmesi, delilin bulunmadığı durumlarda yemine başvurulması, delil getirmenin iddia sahibine, yeminin ise inkar edene gerektiği belirtilmekte; hakimin davâda iki tarafı da dinlemesi, açık ve eşit şartlarda yargılanması, objektif verileri ve tarafların mahkemede ileri sürdükleri delil ve izahları esas alması gibi bir takım prensipler verilmektedir (Müslim, Akdiye, 1-5; Ebû Davûd, Akdiye, 6-7; Tirmizî, Ahkam, 12).

 

İslâm hukukunun tedvin edilmesiyle birlikte hukuk ve ceza ayrımı yapılmaksızın yargılama hukuku incelenmeye başlanmıştır. Önceleri belli türden davalar konu edilmekle birlikte, asırlarca süregelen uygulamanın da katkısıyla giderek zengin bir hukuk doktrini oluşmuştur. Şartların getirdiği bu uygulamaların İslâm ile özdeşleştirilmesi yerinde olmayacaktır. Bunların, o devrin şartları içinde aranmış bir çözüm, yapılmış bir değerlendirme olarak algılanması doğru olacaktır. Bundan hareketle, günümüzün şartları ve teknik imkanları göz önünde bulundurularak, ayet ve hadislerde belirlenen temel ilke ve gayelere göre yeniden belirlenip değerlendirilmesi mümkündür.

 

Dâyin

 

Alacaklı, borç veren, anlamına geldiği gibi, zıt manada borç alan manasında da kullanılmaktadır. bk. Deyn, Borç.

 

Defin

 

Cenâzeye karşı yapılan görevlerden birisi olan defin, ölünün gömülmesi anlamına gelmektedir. Defin işlemi, İslâm'ın insana verdiği değerin bir göstergedir. Cenâze namazı kılındıktan sonra Müslümanların cenâzeyi kabre kadar taşıyarak onu usulüne uygun bir şekilde defnetmeleri farz-ı kifâyedir. Kur’an-ı Kerim’de, defin işleminin Allâh Teâlâ tarafından, Hz. Adem’in oğluna gönderilen bir karga vasıtasıyla öğretildiği anlatılmaktadır (Maide 5/31).

 

Cenâzenin toprağa verilmesinin çevre, sağlık, insanın saygınlığının korunması, ölümü hatırlatma gibi hikmetleri bulunmaktadır. Cenâzeye karşı görevlerin yerine getirilmesi; defin işleminin geciktirilmemesi tavsiye edilmiştir. Cenâze kabre götürülürken, sükunet içinde kalben zikir, dua ve tefekkürle takip edilmesi tavsiye edilmiş; nümayişle mezarlığa götürülmesi, yüksek sesle Kur’an okunması, zikir getirilmesi hoş karşılanmamıştır. Mezarlığa varıldığında cenâze kabre indirilinceye kadar ayakta durmak, sonrasında ise oturmak sünnettir.

 

Kabir 100-150 cm. derinliğinde, kıbleye dik açı oluşturacak şekilde kazılır ve kıble tarafına ölünün konulabileceği şekilde oyularak lahit açılır. Ölü kıble tarafından kabre indirilerek, yüzü kıbleye gelecek şekilde bu lahde konur. Lüzumuna göre bir veya birkaç kişi kabre inebilir. Kadın cenâzeyi kabre yakın mahremlerinin indirmesi daha iyidir. Çeşitli sebeplerle lahit yapılması mümkün olmaması halinde, cenâzenin kabrin tabanına konulup, üzerine toprak dökülmesini önleyecek tedbir alınabilir.

 

Ölüyü lahde koyan kimse “Bismillahi ve alâ milleti Rasûlillah” der. Kabirde ölü sağ yanına ve yüzü kıbleye gelecek şekilde çevrilir ve dönmemesi için arkası toprakla desteklenir. Sonra kefenin bağları çözülür ve lahit tahta veya kerpiçle kapatılır. Kadın kabre konulurken lahit kapatılıncaya kadar kabrin üzerine bir örtü gerilmesi uygundur.

 

Lahit kapatıldıktan sonra kabre toprak dökülerek doldurulur ve kabir balık sırtı şeklinde yerden bir karış veya daha fazla yükseltilir. Orada bulunanların da kabre toprak atması müstehaptır.

 

Cenâzeyi gece defnetmekte bir sakınca bulunmamakla birlikte, gündüz defnetmek daha uygundur. Bir zorunluluk olmadıkça birden fazla ölünün bir kabre konması caiz değildir. Ancak zaruret olması halinde, cenâzelerin arası toprak veya kerpiçle ayrılarak birden fazla ölü bir kabre defnedilebilir.

 

Defîne

 

Arapça’da bir şeyi örtmek, gizlemek; ölüyü gömmek anlamına gelen defin kelimesinden türetilen define, gizlenen şey demektir. Define terim olarak toprağın altında gizlenmiş, sahibi bilinmeyen para ve her türlü kıymetli eşyayı ifade eder. Bu anlamda, rikaz, kenz ve hazîne kelimeleri de kullanılmaktadır. İslâm hukukunda, definenin kime ait olacağı ve bundan devlete ödenmesi gereken vergi gibi özel hükümler bulunmaktadır. Hanefi fakihleri, madenler ile eski devirlerde yeraltına gömülüp gizlenen her türlü kıymetli eşyayı rikaz mefhumu içinde mütalaa etmişlerdir.

 

Definenin işlenmemiş sahipsiz topraklarda veya sahibi bilinmeyen topraklarda bulunması halinde 1/5’i vergi olara alınır; kalan 4/5’ü bulana verilir. Mülk arazide bulunması halinde, Hanefîlere göre 5/4’ü mülk sahibi veya varislerine ait olur. Bulunan definenin üzerinde İslâmî alamet bulunması halinde buluntu (lukata*) hükümleri uygulanır. Bu durumda, bulunan eşya bir sene süreyle ilan edilir, sahibi çıkmazsa beytülmale (hazineye) teslim edilir. Bulunan eşyanın vergiye tabi olması için nisap miktarına ulaşması veya üzerinden bir yıl geçmesi şart değildir. Alınan vergi fey’* hükmünde olup, zekatın sarf yerleri dışında kamu hizmetlerine de harcanabileceği kabul edilmiştir.

 

Delâlet

 

Sözlükte yol gösterme, kılavuzluk etme, alamet gibi anlamlara gelen delalet, ıstılahta, zihnin bir şey hakkındaki bilgiden başka bir şeyin bilgisine ulaşması anlamına gelen mantık ve fıkıh terimi olarak kullanılmaktadır.

 

Klasik mantık kitaplarında delalet terimi genellikle, bir şeyin öyle bir halde olmasıdır ki, onun bilinmesinden dolayı başka bir şeyin bilinmesinin de lazım gelmesi şeklinde tanımlanmıştır. İlk bilinen şeye delil veya dâl, ikincisine de medlul denir. Delalet lafzî ve gayr-i lafzî olmak üzere ikiye ayrılır. Ayrıca dâl ile medlul arasındaki bağ bakımından üçe ayrılmaktadır: Aklî delalet, aklın dâl ile medlul arasında doğrudan ve zorunlu bir alaka görmesi; Tabiî delâlet, aklın dâl ile medlul arasında tabiî yani biyolojik, fizyolojik veya psikolojik bir alaka görmesi; Vaz’î delâlet, dâl ile medlul arasında zorunlu olarak aklî veya tabiî bir alâka bulunmayıp sadece örfe, kültüre, ortak iletişim ve kullanıma bağlı ilişkiden hareketle aklın medlul hakkında bilgiye ulaşmasıdır.

 

Mantıkçılar tarafından yapılan tanım ve tasnifler hemen hemen İslâm hukukçularınca da benimsenmiştir. Fıkıh usulünde Kur’an ve hadislerin lafzının manaya delaleti farklı açılardan tasnife tabi tutulmuştur:

 

Lafızların manaya delaletinin açık veya kapalı olması yönünden lafızlar açık ve kapalı olmak üzere iki kategoride ele alınmıştır. Manaya delaleti açık olan lafızlar, en az açıktan daha açık olana doğru, zahir*, nass*, müfesser* ve muhkem* şeklinde dört grupta incelenmiştir. Kapalı lafızlar ise, en az kapalı olandan daha kapalıya doğru, hafî*, müşkil*, mücmel* ve müteşabih* şeklinde ele alınmıştır.

 

Diğer yönden lafızlar vazolunduğu mana itibarıyla delaleti bakımından, hâs*, âm* ve müşterek* şeklinde üç kısma ayrılır. Vazolunduğu manada kullanılıp kullanılması yönünden de, hakikat*, mecaz*, sarih* ve kinâye* şeklinde dörde ayrılır.

 

Hanefî Alimleri, lafızların hükümlere delaletini dört kısma ayırmaktadırlar. Bunlar;

 

a) İbarenin delaleti,lafzın, nassın sevk edildiği manaya delalet etmesidir. Nassın zahirinin bu hükmü içerdiği düşünmeden anlaşılabilir.  

 

b) İşaretin delaleti,lafız bu maksat için gönderilmemekle birlikte, dil ve mantık kurallarına göre lafızdan dolaylı olarak çıkarılabilen bir manaya delalet etmisidir.

 

c) Nas'sın Delaleti,inceleme ve içtihatta bulunmaya ihtiyaç duyulmaksızın ve sırf dil unsurlarına dayanarak anlaşılabilen illetteki müştereklik sebebiyle, nassın ibaresiyle delâlet ettiği mananın benzeri veya daha elverişli bir başka olaya da uygulanmasıdır.

 

d) İktizanın Delaleti,sözün, aklen yahut şer’an doğru olması için takdir edilmesi gerekli olan manaya delaletidir.

 

Delalet yollarının en kuvvetlisi, ibârenin delâletidir; daha sonra bunu sırasıyla, işaretin delâleti, nassın delaleti ve iktizânın delâleti takip etmektedir. Eğer bir delalet kendisinden daha kuvvetli başka bir delaletle çatışırsa, kuvvetli olan tercih edilir; zayıf olan delalete itibar edilmez

 

Kelamcılar ekolüne göre ise, lafzın manaya delâlet yolları, mantûkun delâleti ve mefhumun delâleti olmak üzere iki ana bölüme ayrılır.

 

Mantûkun delâleti, lafzın, sözde zikri geçen ve ifade edilen bir şeyin hükmüne delâlet etmesidir. Bu Hanefîlerdeki, ibarenin delâleti, işaretin delâleti ve iktizanın delâletini içerir.

 

Mefhumun delâleti, lafzın, sözde zikri geçmeyen ve ifade edilmeyin bir şeyin hükmüne delalet etmesidir. Bu da mefhum-ı muvafakat ve mefhum-ı muhalefet kısımlarına ayrılır. (bk. Mefhum-ı Muvafakat; Mefhum-ı Muhalefet)

 

Deli

 

Aklını yitirmiş olan, aklî dengesi bozulmuş olan, mecnun anlamlarına gelmektedir. (bk. Cünûn).

 

Delil

 

Sözlükte yol gösteren, kılavuz, alamet, rehber, işaret, iz gibi anlamlara gelen delil, kelamda, herhangi bir konuda gerçeğe veya kanıtlanması istenen hususa ulaştıran şey; fıkıh usulünde üzerinde düşünüldüğünde şer’î ve ameli bir hükme götüren şey; muamelât ve özellikle muhakeme hukukunda, sözlük anlamıyla bağıntılı olarak bir şeyi bilmeye yarayan alamet ve karine manasına gelir. Muhakeme hukukunda ispat vasıtalarına genel olarak delil denilmektedir.

 

Kur’an-ı Kerim’de delil kelimesi bir ayette sözlük anlamında geçmekte (Furkan 25/45), altı ayette de aynı kök fiili değişik sigalarda sözlük anlamında kullanılmaktadır.

 

Deliller bilginin kaynağı bakımından aklî delil ve naklî delil şeklinde ikiye ayrılır. Naklî delil, kelamcılara göre, bütün öncülleri nakle dayanan delildir. Fıkıhçılara göre ise, oluşumunda müçtehidin katkısı olmayan, Şâri’den nakledilen şer’î asıllardır. Bunlar da Kitap ve sünnetten ibarettir. Aklî delil, kelamcılara göre, bütün öncülleri akla dayanan delildir. Fıkıhçılara göre ise, naklî delil ile bağlantılı olmakla birlikte, aklî muhakeme ve beşeri yorumun ağırlıkta olduğu, oluşmasında müçtehidin katkısının bulunduğu delillerdir.

 

Ayrıca Kelamcılar delilleri, ortaya koydukları sonuçların değerine göre kat’î delil ve zannî delil kısımlarına ayımışlardır. Kat’î delili, kanıtlamayı amaçladığı konuya ilişkin karşı ihtimalleri tamamen ortadan kaldıran delil şeklinde tanımlamışlardır. Buna yakînî delil de denir. Zannî delil ise, kanıtlamayı amaçladığı konuya ilişkin karşı ihtimallerin tamamını ortadan kaldıramayan delildir. Bu tür delillere iltizamî delil veya iknâî delil de denir.

 

Fıkıhçılar ise, delilleri sübut ve delalet yönünden ayrım ve derecelendirmeye gitmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’in Hz. Peygamber’den bizlere kadar intikal ettirilmesinde hiçbir şüphe ve kesinti olmadığından, bütün ayetler sübut yönünden kat’îdir. Allâh’tan peygamberi vasıtasıyla bize kadar geldiğinde şüphe yoktur. Hadisler ise, mütevatir ve bir görüşe göre de meşhur olanlar hariç sübut yönünden zannîdir. Buna göre naklî deliller, sübutu ve delâleti kat’î deliller; sübutu kat’î delâleti zannî deliller; sübutu zannî delâleti kat’î deliller ile sübutu ve delâleti zannî deliller olmak üzere dörtlü bir ayrım ve derecelendirmeye tabi tutulmuştur.

 

Fakihler, Kitap ve Sünnetin şer’î delil olduğunda görüş birliği içindedirler. İcma’ ve kıyas ise, alimlerin çoğunluğuna göre şer’î delildir.

 

Delk

 

Kelime ovmak, ovuşturmak, çitilemek anlamlarına gelmektedir. Abdest ve gusül ile necasetin temizlenmesinde bir tabir olarak fıkıh kitaplarında kullanılmaktadır.

 

Abdest ve gusülde yıkanan uzuvların ovulması, abdestin sünnetlerindendir. Malikilere göre gusülde uzuvları ovalamak farzdır.

 

Necasetin temizlenmesinde delk, ovalama bir temizleme aracı olarak kabul edilmiştir. Mest, kundura ve deriden mamul elbiseler gibi necaseti emmeyen giyeceklere, hayvan pisliği gibi görünür bir necaset dokunduğunda, su ile temizleneceği gibi, bıçak gibi bir şeyle kazımak veya yere sürtmekle de temizlenir. Ancak, idrar gibi görülmeyen necasetin mutlaka yıkanması gerekir. Elbise veya bedene dokunan necasetin da yıkanması gerekir.

 

Bununla birlikte, insan menisi kuruduktan sonra ovalanmak suretiyle temizlenebilir. Fakat yaş iken temizlenmesi için yıkanması şarttır.

 

Dem

 

Sözlükte kan anlamına gelen ve kan akıtmak suretiyle gerçekleştirilen kurban kesimi için mecazî olarak kullanılan dem, ıstılahta, hac ve umre esnasında ibadet maksadıyla koyun, keçi veya yedide bir deve veya sığır kesilmesi ile bir vacibin terki, geciktirilmesi veya bir ihram yasağının çiğnenmesine ceza olarak sayılan hayvanların kurban olarak kesilmesi anlamına gelir.

 

Hac veya umre dolayısıyla kesilen kurbanlar, kesiliş amaçlarına göre değişik isimler alırlar. Kıran* veya Temettu* haccı yapanların kesmeleri vacip olan kurbana şükür demi; hac veya umre için ihrama girip de meşru mazereti sebebiyle tamamlayamayıp ihramdan çıkmak zorunda kalan kişinin kesmek zorunda olduğu kurbana ihsar demi; Allâh rızası için nafile olarak kesilen kurbana nafile dem ve ihram yasaklarına riayet etmeyen veya hac ve umrenin vaciplerinden birini yerine getirmeyen kimsenin kesmesi gereken kurbana da cinayet demi denir.

 

Dem gerektiren cinayetler şunlardır: Mikatı ihramsız geçmek; sa’yin tamamını veya en az dört şavtını terk etmek; Müzdelife vakfesini özürsüz olarak terk etmek; Şeytan taşlamayı hiç yapmamak veya bir günde atılması gereken taşların yarısından çoğunu atmamak; ziyaret veya umre tavafının son üç şavtını ya da birini yapmamak; dışarıdan gelenlerin vedâ tavafını yapmaması veya en az dört şavtını yapmamak; ziyaret, umre ve veda tavaflarında setr-i avrete uymamak; ziyaret ve umre tavaflarını abdestsiz, kudüm, veda ve umre tavaflarını cünüp olarak yapmak; Arefe günü güneş batmadan Arafat’tan ayrılmak; bir defada vücudun veya bir uzvun tamamına güzel koku yahut yağ sürmek; vücudun veya saç, sakal gibi bir uzvun tamamına, süslenmek için yağ, jöle, biryantin sürmek veya kına, saç boyası ve benzeri şeylerle boyamak; erkekler için bir tam gündüz veya gece boyunca dikişli giyecek giymek, başı ve yüzü örtmek; saç veya sakalın en az dörtte birini veya başka bir uzvun tamamını tıraş etmek; bir defada bütün tırnakları veya bir elin yahut bir ayağın tırnaklarının tamamını kesmek; ilk tehallülden sonra henüz ziyaret tavafını yapmadan cinsel ilişkide bulunmak; ihramlı iken eşini şehvetle öpmek, okşamak, sarılıp kucaklamak gibi cinsel ilişkiye yol açan davranışlarda bulunmak.

 

Devir

 

bk. Iskat.

 

Deyn

 

Sözlükte, ödünç almak, ödünç vermek, emir ve itaat altına almak, ceza ve mükafatla mukabelede bulunmak manalarına gelen deyn, bir fıkıh terimi olarak, kişinin zimmetinde sabit olan borç anlamına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, beş defa deyn kelimesi terim anlamında geçmektedir (Bakara 2/282; Nisa 4/11, 12). Deyn pek çok hadiste, terim manasında kullanılmıştır. Aynı kökten türetilen dâyin alacaklı, medîn veya medyûn ise borçlu anlamına gelir.

 

En geniş anlamıyla deyn, zimmette sabit olan şey diye tarif edilebilir. Bu tarife göre, zimmette sabit olan mali bir borç deyn olduğu gibi, kişinin ifa etmediği namaz, oruç, hac gibi dini borçları da deyn kapsamı içine girmektedir. Daha dar anlamda ise, zimmette sabit olan ve alacaklıya ait bulunan malı ifade eder. Buna göre deyn, semen, ücret, haraç, cizye, zekat, nafaka ve diyet gibi mali borçları kapsamakta, namaz, oruç gibi dini borçları içine almamaktadır. En dar anlamıyla deyn ise, ödünç anlamına gelmektedir.

 

Zimmette sabit olan itibari bir malı ifade eden deyn, bir yönüyle aynın karşıtı olmaktadır. Ayn borcunda belli bir malın ödenmesi gerekir. Deyn borcunda ise, belli bir malın değil, aynı cins ve miktarda olan bir malın ödenmesi gerekmektedir. Deynin zimmette bir borç olması, edası için borçlunun aracılığına ihtiyaç gösterir. Halbuki ayn borcunda böyle bir aracılığa gerek yoktur; alacaklı malını bulduğunda alabilir.

 

Deyn ödenmekle veya borcu düşüren diğer sebeplerden birinin ortaya çıkmasıyla sona erer.

 

Dirhem

 

Dirhem, bir çeşit ağırlık ölçüsü birimidir. Bir dirhem 1/12 ukiyyedir. Şer’î ve örfî olmak üzere iki ayrı hesaplanma şekli vardır. Günümüzde kabul edilen ondalık sisteme dayalı gram, kilogram gibi ölçülere göre, bir örfî dirhem 3,207 gr.; şer’î dirhem ise 2,806 gr.’dır.

 

Diyet

 

Cana veya can hükmündeki uzuvlara karşı işlenen cinayet dolayısıyla ödenen mal veya paraya denir. Erş, uzuvlara karşı işlenen cinayetlerde, miktarı nasslarla belirlenmiş veya takdiri hakime bırakılmış ödenmesi gereken mal veya paraya denir. Diğer bir tanıma göre, ölümle sonuçlanmayan belli yaralama ve sakat bırakmalarda ödenen ve miktarı belirlenmiş olan bedele erş, erşin dışında kalan ve miktarı yetkili mercilerce takdir edilecek olan cinayet bedeline de hükûmet-i adl denir. Diyet ve erş, cana veya uzuvlara karşı işlenen cinayetlerde uygulanan birer medenî müeyyide olup, aynı zamanda bir cezaî müeyyide ile birlikte tatbik olunabilir.

 

Kur'an-ı Kerîm'de, yanlışlıkla bir müminin öldürülmesi halinde, keffâret olarak bir köle azat edilmesi ve öldürülenin ailesine ödenmek üzere diyet verilmesinden bahsedilmektedir (Nisa 4/92). Bununla birlikte, Kur'an'da diyetin miktarı ve ödenme şekliyle ilgili bir ayrıntı bulunmamaktadır.

 

Hz. Peygamber'den gelen değişik hadislerde diyetlerin miktarı belirlenmiş, 100 deve, 100 dinar altın, 10.000 veya 12.000 dirhem gümüş, 200 sığır, 2.000 koyun veya 200 elbise olduğu belirtmiştir (Ebü Dâvud, Diyât 18, 19, 20; Tirmizî, Diyât 1; Nesâi, Kasâme 30, 32, 44; Muvatta, Ukül 1, 9.). Ayrıca, hadislerde, uzuvların diyetlerinden de bahsedilmiştir.

 

Öldürmede Diyet

 

Kasten adam öldürmede asli ceza kısas olduğundan, diyet ancak hak sahibinin kısastan vaz geçmesi veya kısasın herhangi bir sebeple uygulanamaması halinde devreye giren ikinci derecede bir müeyyide görünümündedir. Bundan dolayı Hanefî ve Malikîler, kasten öldürmelerde, kısastan diyete dönülebilmesi için kâtilin de kabul etmesini şart koşmuşlardır. Burada, belirlenmiş bir diyet söz konusu değildir, katil ile maktulün velisinin anlaştıkları miktar ödenir. Hanefîler, bu durumda ödenen bedele diyet denilmesi yerine bedel-i sulh denilmesinin daha uygun olacağını söylemektedirler. Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise diyet, kasten öldürmede de asli bir müeyyidedir. Maktulün velisi, kısas veya diyetten birini seçme hakkına sahiptir; kâtilin rızasına bakılmaz ve diyet 100 devedir.

 

Kasta benzeyen katil ile hataen, tesebbüben öldürmelerde, diyet nassla belirlenmiş bir müeyyidedir. Mağdur yakınları affetmediği müddetçe, diyeti almaya hak sahibidirler. Diyetin miktarı ise, hadis ve sahabeden gelen haberlerde belirlenmiştir. Ebû Hanîfe ve Mâlik'e göre diyet, 100 deve veya 1.000 dinar altın ya da 10.000 dirhem gümüştür. İmâmeyne göre, bunlara ilave olarak, 200 sığır, 2.000 koyun veya 200 elbise de diyet olarak verilebilir. Hanbelîlerin görüşü de, İmameynin görüşüne benzemektedir. Ancak elbiseyi dışarıda bırakmışlardır. Şâfiîlere göre ise, diyette asıl olan devedir ve bunun miktarı da 100'dür. Ancak anlaşma halinde veya devenin bulunamaması halinde kıymeti diyet olarak verilir.

 

Yaralama ve Sakat Bırakmada Diyet

 

Ölümle sonuçlanmayan cinayet ve yaralamalarda, kısasa gidilmesi mümkün olan çok sınırlı haller müstesna, ödenecek mali bedel, erş ve hükûmet-i adl şeklinde özel isim verilen bir tür diyettir. Yaralama ve sakatlamalarda hareket noktası olarak tam diyet miktarı alınır. Yaralamanın derecesi, suçun işleniş tarzı, müessir fiilin yol açtığı kayıp, organın hayati fonksiyonu, tek-çift oluşu gibi hususlar göz önünde bulundurularak, tam diyete göre miktarlar belirlenir.

 

İşlenen müessir fiil sonucunda, insanın bir organının veya bedenî bir fonksiyonunun tamamen dumura uğratılması yahut fıtrî özelliğinin ve şeklinin ciddi ölçüde zarar görmesi ve kısas uygulanamaması halinde tam diyet ödenir. Kısas uygulanmayan yaralamalardan küçük çapta olanların erşi doktrinde belirlenmeyip yetkili mercilerin takdirine (hükümet-i adl) bırakılmıştır. Belli bir derecedeki yaralamaların erşi ise, ilgili hadislerden de hareketle ayrı ayrı belirlenmeye çalışılmıştır.

 

Erşin takdirinde her organ ve fonksiyon ayrı bir değer kabul edildiğinden müessir fiilin birden fazla yaralanma ve sakatlanmaya yol açması halinde kural olarak her biri için ayrı erş takdir edilir. Ancak bu yaralama aynı organda olmuş ise, sadece miktarca büyük olan bedel verilir.

 

Konu incelendiğinde, diyetle ilgili esasların, maruz kalınan mağduriyetin hafifletilmesi ve tazmîni gayesine yönelik olduğu görülür. Bu nedenle, failin sorumluluğu için cezaî ehliyete sahip olması aranmaz.

 

Dövme

 

İnsan cildinde boya maddesiyle yapılan kalıcı şekillere dövme denir. Aha hatlarıyla dövme, deride yan yana küçük delikler açılıp içine boyalı maddeler doldurmak suretiyle yapılır. Günümüzde ise, özel olarak imal edilmiş elektrikli dövme kalemleri kullanılır.

 

Arapça’da veşm kelimesiyle ifade edilen dövme, Hz. Peygamber tarafından yasaklanmış; dövme yapan ve yaptırana Allâh’ın lanet ettiği bildirilmiştir (Buharî, Libas, 87; Müslim, Libas, 119-120). Hadiste sadece kadınlardan bahsedilmesi, o dönemde Arap toplumunda dövmenin kadınlar arasında yaygın olmasındandır. Dövme yaptırmanın dini hükmü açısından erkek ile kadın arasında fark yoktur; her ikisi için de haramdır. Sağlık bakımından zarar vermemesi ve çirkin bir manzara bırakmaması durumunda dövmenin vücuttan giderilmesi gerekir.

 

Duha Namazı

 

Diğer ismi kuşluk namazıdır. Güneşin doğduktan sonra 5º (bir mızrak boyu) yükselmesinden, başka bir deyişle güneşin doğmasından takriben 45-50 dakika geçmesinden, zeval vaktine* kadar  olan süreye kuşluk vakti denir. Bu zaman diliminde kılınan nafile namaza duhâ namazı denir.  Bu niyetle en az iki, en çok on iki rek’at namaz kılmak menduptur. Ancak sekiz rekat kılınması daha faziletlidir. Hz. Peygamber’in kuşluk vaktinde nafile namaz kıldığı ve ashabına da tavsiye ettiği pek çok hadiste geçmektedir (Tirmizi, Vitr, 15).