İbrahim PAÇACI

 

- C -

 

Câife

 

Câiha

 

Câiz

 

Cariye

 

Cebîre

 

Cebr

 

Cehalet

 

Cehrî – Cehren

 

Celâbîb

 

Celde

 

Celse

 

Cemaat

 

Cemre

 

Cenabet

 

Cenâze

 

Cenâze Namazı

 

Cenin

 

Cevaz

 

Ceza

 

Cilbâb

 

Cimâ

 

Cinayet

 

Cinnet:

 

Cirah

 

Cizye

 

Cuâle

 

Cuma

 

Cuma Namazı

 

Cünûn

 

Cünüplük

 

Cürüm

 

Cüzâf

 

 

 

- C -

 

Câife

 

Damarları karına ulaşan yaraya câ’ife, dimağa ulaşan yaraya da âmme denir.

 

Oruç iken, iğne yaptırmanın hükmü, imamların câife ve âmme konusundaki görüşlerine dayandırılarak çözümlenmektedir. İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’ye  göre, herhangi bir yaraya konan kuru ilaç orucu bozmaz. Fakat, karına veya dimağa kadar derin olan bir yaraya sürülen yaş ilaç, içine nüfuz edince orucu bozar; kaza edilmesi gerekir. İmam Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre ise, ister yaş, isterse kuru olsun yaraya sürülen ilaç orucu bozmaz.

 

İmam-ı Azam’a göre, vücuda yararlı herhangi bir şeyin, vücudun herhangi bir yerinden içeriye girip kaybolması halinde oruç bozulur. İmam Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre ise, orucun bozulması için, vücuda giren şeyin normal yollarla karına veya dimağa ulaşması esas kabul edilmiştir. Buna göre, iğneyle vücuda bir şey zerk edilmesi durumunda, İmam-ı Azam’a göre oruç bozulmakta, diğer iki imama göre ise oruç bozulmamaktadır.

 

Sonuç olarak dinimiz, hasta olan ve tedavi sürecinde bulunan kişilerin oruç tutmamalarına ruhsat vermektedir. Bu nedenle, tedavisi devam eden kimselerin, sağlıklarına kavuşarak ibadetlerini huzur-ı kalp ile yapmak gayesiyle tedavileri tamamlanıncaya kadar oruçlarını erteleyebilirler. Bununla birlikte, Ramazan ayında herkesle birlikte oruca devam etmeyi arzu ediyorlar ise ve oruç tutmalarına başka bir engelleri de yoksa, iğnelerini iftardan sonra yaptırmaları yerinde olur. Bu imkana da sahip olmayanlar ise, İmam Ebû Yusuf, Muhammed ve Malik’in görüşlerine uyarak, tedavi ve aşı amaçlı iğne yaptırabilirler; oruçları bozulmaz.

 

Câiha

 

Sözlükte, afet ve musibet anlamına gelmekte olup, ıstılahta meyve ve sebzelere kısmen veya tamamen zarar veren, önceden beklenmeyen ve önlenemeyen afet demektir.

 

Dalında veya tarlada iken satılan, fakat müşteri tarafından henüz kaldırılmadan, meyve ve sebzelerin afete maruz kalması halinde zararın kime ait olacağı; bedelin zarar oranınca indirilip indirilmeyeceği fakihler arasında tartışılmıştır. Hanefî ve Şafiî hukukçuları, böyle bir alışverişte kabzın gerçekleştiği ve akdin tamamlandığını kabul ederek, zararın müşteriye ait olduğunu, bedel indirimi yapılmasının doğru olmadığını söylemişlerdir.

 

Buna karşılık, Malikî ve Hanbelîler, ziraî hastalıkları, dolu, kuraklık ve su baskını gibi afetleri câiha kabul etmişler ve bu durumda, müşterinin ödeyeceği bedelden indirim yapabileceğini prensip olarak kabul etmişlerdir. Malikilere göre bedelde indirimi gerektiren zararın, genelde üçte birden az olmamalıdır. Bundan az olan zarar caiha olarak kabul edilmeyip, indirim yapılmaz. Hanbelîlere göre ise, zararın makul bir sınırı aşması ölçü olarak kabul edilmiştir.

 

Câiz

 

Sözlükte, mümkün olmak, serbest olmak, geçip gitmek ve geçerli olmak anlamlarına gelen caiz, bir fıkıh terimi olarak, bir söz veya davranışın dinî veya hukukî esaslara uygun olduğunu, yapılmasının serbest ve geçerli olduğunu ifade etmektedir.

 

Caiz kelimesi Kur’an-ı Kerim’de geçmemekle birlikte, hadislerde az da olsa ıstılah manasında kullanılmıştır. Bu tabir, daha sonraki devirlerde İslâm alimlerince, geliştirilen bir ıstılahtır.

 

Fıkıh usulünde caiz teriminin, mubah* kavramı ile yakından ilişkisi bulunmaktadır; her ikisi de mükellefin yapıp, yapmamakta serbest bırakıldığı fiilleri ifade etmektedir. Ancak câiz, mubahtan daha kapsamlı bir kavram olup, haram* ve tahrimen mekruh* dışında kalan teklîfî hüküm*lerin hepsini kapsamaktadır. Buna göre caiz kavramı, farz*, vacip*, mendub*, mubah* ve tenzihen mekruh*u içine almaktadır.

 

Fıkıh literatüründe ise, işlenmesinde günah bulunmayan fiilleri ifade etmek için, başka bir deyişle fiilin dine uygunluğunu belirtmek için caiz tabiri kullanılmaktadır. Bu anlamda caiz ile helal* ve meşru* kavramları arasında yakın ilişki bulunmaktadır. Buna göre caiz, işlenmesinde dinî, dünyevî, hukukî ve cezâî sorumluluk bulunmayan fiilleri ifade etmektedir.

 

Kelam ilminde caiz, aklî hükümlerden olup zatına nispetle varlığı ve yokluğu eşit olan, varlığı da yokluğu da vacip olmayan şeyi ifade eder.

 

Cariye

 

Köle ve cariye, hukukî, iktisadî ve sosyal bakımdan hür insanlara göre daha aşağı bir statüde bulunan bir sınıfın adı olup, kadınları için cariye, eme, memlûke tabiri kullanılmaktadır.

 

Tarihin eski çağlarından beri yeryüzünde mevcut ve yaygın bir olgu olan kölelik, İslâm’ın öngördüğü ve teşvik ettiği bir durum değildir. Bilakis, indiği dönemde sosyal bir gerçeklik olan bu olguyu tedricen tasfiye etmeyi planlamış, bu arada, kölelerin durumlarını iyileştirmeyi sağlayacak ön tedbirleri almış ve altyapıyı kurmaya öncelik vermiştir.

 

Bu amaçla, köleliğin diğer sun’î kaynaklarını kaldırarak, sadece savaşı, kölelik kaynağı olarak kabul etmiştir. Müslümanların savaşta almış oldukları savaş esirleri, karşılıksız olarak veya kurtuluş fidyesi alınarak serbest bırakılabileceği gibi (Muhammed, 47/4), gerektiğinde köle ve cariye de yapılabilir. Bu da, düşmanın Müslüman esirlere ne yaptığına, kamu yararına ve diğer şartlara bağlıdır. Düşmanın, eline geçirdiği Müslüman esirleri köle ve cariye yaparak toplumunun iktisadi yapısını kuvvetlendirip, Müslümanları zaafa uğrattığı bir durumda, Müslümanların aldıkları esirleri salıvermelerini istemek makul olmasa gerektir.

 

Köleliğin ıslah ve zamanla tasfiyesi amacıyla İslâm'da, kölelerin eğitilmesi, hürriyete hazırlanarak faydalı bir kimse haline getirilmesi ve hür kılınması konusunda teşvik ve tedbirler getirilmiştir; sürekli olarak ve değişik vesilelerle köle azat edilmesi tavsiye edilmiş, hatta keffaretlerde olduğu gibi, bazı durumlarda bunu dini bir zorunluluk haline getirmiştir.

 

Cariye, ibadetler ve dini mükellefiyetler bakımından hür kadınlar gibidir. Ancak hür olmadıkları ve mal sahibi olamayacakları için zekat ve hac ibadetiyle mükellef değildirler. Özel hukuk bakımından cariye, hukuki muamele ve tasarrufa konu bir mal gibi kabul edilmiştir. Eksik bir edâ ehliyetine sahip olup, tasarrufları da efendisinin iznine bağlıdır. Efendisinden çocuk doğuran câriye, ümmü veled statüsü kazanarak hürriyetini garanti altına almış olur; artık satılamaz ve efendisinin ölümünden sonra hür olur.

 

Cebîre

 

Sözlükte, kırık kemiğe bağlanan tahta, sargı, alçı manasına gelmektedir.

 

Vücudun herhangi bir yerinde kırık, çıkık veya yaradan dolayı sargı bulunduğunda, abdest alırken veya guslederken bu sargı çözülerek altı yıkanır ve yaranın üstü meshedilir. Ancak sargının çözülmesinin zararlı olması halinde çözülmeyip üzerine meshedilebilir. Sargının çoğunluğunun sadece bir defa meshedilmesi yeterlidir. Yapılan bu mesh, o uzvun hükmen yıkanması sayılır. Hatta meshetmenin de zararlı olması halinde, bundan da vazgeçilebilir. Sargının abdestsiz veya cünüp iken sarılmış olması meshe engel olmadığı gibi belirli bir süresi de yoktur. Yara veya kırık iyileşinceye kadar devam eder.

 

Sargıya meshettikten sonra bu sargı değiştirilirse veya sargı düşerse, mesh bozulmaz; iade edilmesi de gerekmez. Ancak, yaranın iyileşip sargının çıkarılması halinde, mesh bozulur. Yara iyileştiği halde, sargı olsa bile mesih bozulur. Bu durumda, yaraya zarar vermeden sargı çözülerek altının yıkanması gerekir.

 

Cebr

 

Cebr sözlükte, zorlama, düzeltme, tamir etme anlamlarına gelmektedir. Kelam ıstılahında, kulların irade ve hürriyetinin olmadığı, bütün fiillerini ilâhî irade ve kudretin zorlayıcı tesiriyle yaptıkları anlamına gelmektedir. bk. Cebriyye. Fıkıhta cebr ise, hukukun tanıdığı bir yetki kullanılarak kişinin yapması gereken işe zorlamansını ifade eder.

 

Mükelleflerin hukuk kurallarına uymalarını temin etmek amacıyla hukukun aslî kaideleri yanı sıra, insanları hukukun emir ve yasaklarına uymaya zorlayan bir takım tedbirler de tesis edilmiştir ki bunlara müeyyide denilmektedir. Hukukta müeyyide, cebir ve zorlamadır.

 

Hukuk kaidelerinin en önemli özelliklerinden biri, ihlal edilmesi halinde, ihlal edene fiili bir karşılığın gösterilmesidir. İhlal, eden sadece ayıplanmakla, hor görülmekle kalmaz, fiili bir karşılığa da maruz kalır. Hukuk kurallarına riayet edilmesini temin ve hukuku teyit için çeşitli icbar vasıtaları ihdas edilmiştir. Bazı gayri kanuni hareketler için doğrudan doğruya ceza tayin edilmiş, bazıları için kaideye uygun hareket etmesini sağlamak amacıyla cebrî icra usulü seçilmiş, bazen de zarar gören kişiye tazmînat ödetme yoluna gidilmiştir.

 

Hukuk kurallarına uygun hareket edilmesini sağlamak amacıyla, hukuka aykırı davranıştan sonra, böyle bir davranışta bulunan kişinin canına, malına, hürriyetine veya itibarına yönelik tatbik edilen cezalar; hukuki yükümlerini yerine getirmeyenlerin, kamu gücü harekete geçirilerek cebri icra vasıtalarıyla bu yükümlülüklerini zorla yerine getirmelerinin sağlanması veya başkasına verdiği zararın giderimi hukukun maddi müeyyidelerini oluşturmaktadır.

 

Cehalet

 

Cehalet veya cehl sözlükte, bilmemek, bilgi ve görgüden yoksun olmak anlamlarına gelmektedir. Fıkıh terimi olarak,genellikle cehalet, varlık ve olaylar hakkındaki belirsizlik, bilinmezlik; cehl ise, kendisinin bilgisizliği anlamlarında kullanılmaktadır.

 

1. Belirsizlik - Bilinmezlik (cehalet); İslâm hukukunda, hukuki işlemlerde ve özellikle de iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde, akdin konusunun biliniyor ve belirli olması gerekir. Akdin konusu ile ilgili belirsizlik garar*, bilinmezlik ise cehalet kavramıyla ifade edildiği gibi, her iki kavramın birbirinin yerine kullanıldığı da görülmektedir.

 

Taraflar arasında çekişmeye yol açması kuvvetle muhtemel olan akdin konusundaki cehaletin, akdin sıhhatine engel olduğu konusunda alimler ittifak etmişlerdir. Çekişmeye yol açmayacağı kuvvetle muhtemel olan durumlarda cehaletin, akdin sıhhatine engel teşkil etmeyeceğini ittifakla kabul etmişlerdir. Çekişmeye neden olması muhtemel durumlarda ise, akdin sıhhatine mani teşkil edip etmeyeceği hususunda ihtilaf etmişlerdir.

 

Hukukî tasarruflarda belli olması gereken hususlar şöyle sıralanabilir: Satım akdinde, akdin konusu mal, bedeli, vade ve taksit durumu; kira akdinde, kiralanan şey, kira bedeli; kefalette, kefil olunan; havalede, havale edilen miktar; ariyette*, ariyetin konusu; hibede*, bağışlanan mal; ortaklıkta, karın ortaklar arasında ne şekilde bölüşüleceği; vekalette*, vekaletin konusu; sulhde*, sulhun konusu ve bedeli; ibrâda*, ibrâ edilen; şüf’ada*, şüf’a bedeli; ikrarda*, lehine ikrarda bulunulan; davada*, davalı ve dava konusu belli olmalıdır.

 

Bununla birlikte, başta Malikîler olmak üzere bazı İslâm hukukçuları, belirsizliğin ivazsız akitleri etkilemeyeceğini kabul etmişlerdir.

 

2. Bilgisizlik (cehl); İslâm'da kişinin sorumlu tutulması için yükümlülüğün kendisine bildirilmiş olması ön şart olarak kabul edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de, peygamber gönderilmedikçe kimseye azap edilmeyeceği belirtilmektedir (İsrâ 17/15). Sorumluluğun temel şartı olan bilme, bilfiil bilgi sahibi olma anlamına gelmeyip, bilme imkanına sahip olma demektir. Bu nedenle fakihler, İslâm ülkesinde bilgisizliği mazeret olarak kabul etmemişlerdir. Buna karşılık, darulharpte* Müslüman olup da dini hükümler konusunda bilgisi bulunmayan kişi, dini emirleri yerine getirme ve yasaklardan kaçınma konusunda mazur görülmüşlerdir.

 

Bilgisizliğin mazeret olarak kabul edilmesi için, davranışın yasak olduğunun bilinmemesi gerekir; davranışın yasaklığı bilindiği halde buna bağlanan hukuki sonucun bilinmemesi özür olarak kabul edilmez. Ayrıca, bilgisizlik Allâh hakları konusunda geçerli mazeret olmakla birlikte, kul haklarında verilen zararın tazmîni konusunda geçerli sayılmaz.

 

Cehrî – Cehren

 

Açıktan, yüksek sesle, alenen söylemek, okumak, yapmak anlamlarına gelmektedir.

 

Cemaatle kılınan akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rekatı ile sabah namazı, bayram ve Cuma namazları, teravih namazı ve Ramazan ayında teravih namazından sonra kılınan vitir namazının her rekatında imamın fatiha ve zammu sureyi* açıktan, yüksek sesle okuması vaciptir. Öğle ve ikindi namazlarında ise, imamın kıraati hafî* yapması gerekir.

 

Tek başına kılınan namazlarda ise, öğle ve ikindi namazları ile gündüz kılınan nafile* namazlarda, kıraatin gizli (hafî) olarak yapılması gerekir. Sabah, akşam ve yatsı ile gece kılınan nafile namazlarda kişi serbesttir; dilerse sesli (cehri), isterse gizli (hafî) okuyabilir.

 

Celâbîb

 

Gömlek, elbise ve baş örtüsü anlamına gelen cilbab kelimesinin çoğuludur. (bk. Tesettür)

 

Celde

 

Arapça’da derisine dokunmak, vurmak, kırbaç ve benzeri şeylerle vurmak anlamına gelen celd kökünden türetilen celde kelimesi, ıstılahta zina, zina iftirası ve sarhoşluk suçunu işleyenlere uygulanacak kırbaç veya değnek cezası demektir.

 

Toplum yapısının sağlamlığı ve toplumun geleceği; kendisini meydana getiren en küçük birim olan ailenin korunması ile mümkündür. Bu nedenle İslâm'da zina büyük suç olarak kabul edilmiş ve Kur’an-ı Kerim’de zina ve iffetli kadınlara zina iftirasının cezası açık bir şekilde beyan edilmiştir.

 

Kur’an’da zina eden erkek ve kadının cezası, yüz değnek olarak belirlenmiştir (Nur 24/2). İffetli kadınlara zina iftirasında bulunmanın cezası ise, seksen değnek şeklinde belirtilmiştir (Nur 24/4). Fıtrî özelliğini yitirmemiş her toplumda zina, öteden beri ağır bir suç olarak kabul edilmiştir. Aile yapısının, iffet ve namusun korunmasına önem veren İslâm dini de, bu konuda hassasiyet göstererek, caydırıcı ve ıslah edici bir ceza öngörmüştür.

 

Kur’an’ın anlaşılmasında ve yorumunda Hz. Peygamber’in söz ve tatbikatını esas alan alimler, Kur’an’da cezası açıklanmayan sarhoşluk suçu için, kırk veya seksen değnek ceza belirlemişlerdir.

 

Bu cezaların, suçluyu caydırıcı ve ıslah edici, toplumu uyarıcı bir yönü olduğundan İslâm'da böyle bir ceza öngörülmüştür.

 

Celse

 

Sözlükte oturma, oturum, oturuş şekli anlamına gelen celse, dini terim olarak namazda iki secde arasındaki oturuş anlamına gelmektedir.

 

Namaz kılan kimsenin birinci secdeden sonra uzuvlar sakin oluncaya kadar oturmak Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine göre farz, Hanefîlere göre ise vaciptir. Hz. Peygamber, iki secde arasında böyle oturmayan bir sahabîye namazını yeniden kılmasını ve secdeler arasında bu şekilde oturmasını emretmiştir (Ebû Davûd, Salât, 148).

 

Ayrıca, ikinci secdeden sonra ayağa kalkmadan yapılan bir oturuş daha vardır ki, buna istirahat celsesi denilmektedir. İstirahat celsesi, Hanefî ve Malikî mezheplerine göre mekruh; Şafiî mezhebinde sahih kabul edilen görüş ile Ahmed b. Hanbel’den nakledilen bir görüşe göre ise sünnettir. Yapıldığı takdirde bu celsenin kısa olması gerekir.

 

Cemaat

 

Sözlükte insan topluluğu anlamına gelen cemaat, dini bir terim olarak muhtelif anlamlarda kullanılmaktadır.

 

Cemaat, ashap, müçtehit imamlar veya her devirdeki Müslümanların büyük çoğunluğu anlamlarına gelen ve Ehl-i sünnet* için kullanılan bir tabirdir. Ayrıca, Müslümanların din kardeşliği esasına dayalı olarak gerçekleştirdikleri ve katılmak zorunda oldukları birlik, beraberlik anlamında da kullanılmaktadır. bk. Tefrika.

 

Fıkıh terimi olarak ise, namazda imama uyanlar; namazı imamla birlikte kılan topluluk manasına gelmektedir. Cemaatle namaz kılma, Hz. Peygamber devrinden itibaren teşvik edilmiş ve İslâm'ın şiarından sayılmıştır. Hatta bazı ibadetler için cemaat şart koşulmuştur. Hz. Peygamber cemaatle namazı teşvik etmek maksadıyla, cemaatle kılınan namazın, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletli olduğunu belirtmiştir (Buharî, Sahih, Ezan, 30; Müslim, Mesâcid, 42).

 

Cemaatle kılınan namazlar esas itibariyle farz namazlardır. Günlük beş vakit kılınan farz namazların cemaatle kılınması sünnet-i müekkededir. Ancak, tek başına da kılınabilir. Cuma ve bayram namazları cemaatle kılınır; tek başına kılınamaz. Teravih namazı dışındaki sünnet ve nafile namazlar cemaatle kılınmaz. Teravih namazı ise, tek başına kılınabileceği gibi cemaatle de kılınabilir. Vacip olan vitir namazı, sadece Ramazan ayında cemaatle kılınabilir.

 

Hz. Peygamber, müezzin kâmet getirmeye başlayınca veya farz namaza durulunca başka namaz kılınmayacağını bildirmektedir (Buharî, Ezan, 38; Müslim, Müsafirin, 63-64). Buna göre, camiye gelen kimse, farz namazın kılınmaya başlanmış olması halinde, vaktin sünneti de olsa nafile namaza durmaması gerekir. Sünnete başladıktan sonra cemaatin farza durması halinde, iki rekat tamamlanınca selam vererek imama uyar.

 

Cemre

 

Sözlükte çakıl taşı, kor parçası gibi anlamlara gelen cemre, bir fıkıh terimi olarak, haccedenlerin kurban bayramı günleri Mina’da, halk arasında şeytan diye isimlendirilen yerlere attıkları küçük taşların her birini ifade etmektedir. Ayrıca taşların atıldığı üç ayrı yere de cemre denmektedir. Cemrelerden Mekke yönündeki ilkine küçük veya birinci cemre, ikincisine orta cemre ve üçüncüsüne de büyük cemre veya Akabe cemresi adı verilir. Bu yerlere taş atmaya da remy-i cimar denir. Halk arasında şeytan taşlama olarak da isimlendirilen bu fiil, haccın vaciplerindendir.

 

Bayramın birinci günü, sadece Akabe cemresine yedi taş atılır. Bu taş atmanın zamanı, tan yerinin ağarmasından başlar, ertesi günün tan yeri ağarmasına kadar devam eder. Bayramın ikinci ve üçüncü günleri, her üç cemreye yedişer taş atılır. Bu iki günde taş atma zamanı, zeval vaktinden başlayıp ertesi gün tan yerinin ağarmasına kadar devam eder. Bayramın ikinci ve üçüncü günü Mina’da kalınması halinde, dördüncü günü de, her üç cemreye yedişer taş atılır. Güneşin batmasıyla taş atma zamanı sona erer.

 

Atılacak taşların nohuttan büyük, cevizden küçük olması tavsiye edilmiştir. Taşların Müzdelife’den toplanması müstehaptır. Temiz olmayan yerlerden taş alınmamalıdır. Taşlamanın sahih olması için, taşların cemreye el ile atılması; atılan şeyin yeryüzü cinsinden olması; taşların teker teker atılması; atılan taşların taş yığınının üzerine veya yakınına düşmüş olması; gücü yetenlerin taşları kendilerinin atması ve vakti içinde atılması gerekir. Atılan taş yerine ulaşmaz veya uzağa düşerse, yerine başkası atılır. Taşlar vaktinde atılmazsa ceza kurbanı gerekir.

 

Taşları bizzat atamayacak kadar hasta, yaşlı ve sakat olanlar, uygun kişileri vekil tayin ederek taşlarını attırırlar.

 

Hacılar birinci gün Akabe cemresini attıktan sonra, kurbanlarını kesebilir, traş olup ihramdan çıkabilir, Kabe’yi tavaf* ve sa’y* etmeye gidebilirler.

 

Cenabet

 

Bazı temel ibadetlerin yerine getirilmesine engel olan manevî kirlilik hali, gusül etmeyi gerektiren durum, cünüplük anlamına gelmektedir. bk. Cünüplük.

 

Cenâze

 

Cenâze, ölü, anlamına gelmektedir. Her canlı ölümü tadacaktır (Âl-i İmrân 3/185; Enbiyâ 21/35). Doğum gibi ölüm de, Allâh’ın değişmez sünneti, tabiî bir olaydır. Fakat İslâm inancı bakımından ölüm bir son değil, yeni bir hayatın başlangıcıdır. Dinimizde insan, dünya hayatında da, ölümünden sonra da saygıya layıktır. Ölüye gösterilen bu saygı, ölünün yakınlarına bir tesellî mahiyeti taşıdığı gibi, ölümün hiçlik olmadığını da anlatma amacına yöneliktir.

 

İslam dini sosyal dayanışma, adalet ve yardımlaşmaya büyük önem vermiş. Bu çerçeveden olarak, hastaları ziyaret ederek onlara Allah'tan şifa, sıhhat ve afiyet dilemek, sabır ve tahammül tavsiye etmek, dünya hayatını terk etmek üzere olan hastaları kıbleye çevirip, onlara şahadet telkin etmek tavsiye edilmiş, vefat hadisesi gerçekleşince ölüyü yıkamak, kefenlemek, namazını kılmak, kabre kadar taşımak, defnetmek ve ölü için dua etmek de sosyal görev olarak kabul edilmiştir. Ayrıca ölen bir Müslüman’ın ardından Allah'tan rahmet dilemek, hayırla yad etmek ve iyiliklerinden bahsetmek dinimizin tavsiye ettiği davranış biçimidir. Ölü için kötü sözler sarf etmek veya arkasından varsa kötülüklerini açıklamak ise, İslam'ın hoş görmediği bir hareket tarzıdır. Nitekim Hz. Peygamber ölülerimizi hayırla anmamızı bizlere tavsiye etmiştir.

 

Son nefesine yaklaşmış ve ölmek üzere olan kişiye muhtazar*; ölen kişiye meyyit; ölü için genel olarak yapılması gereken hazırlıklara techiz*; ölünün yıkanmasına gasil*; kefenlenmesine tekfîn*; musallâya ve namazdan sonra kabristana taşınmasına teşyî’* ve kabre konulmasına da defin* denir.

 

Ölen bir Müslüman’ı yıkamak, kefenlemek, onun için namaz kılıp dua etmek ve kabre gömmek Müslümanlar için farz-ı kifayedir*.

 

Cenâze Namazı

 

Cenâze için dua olan cenâze namazı, farz-ı kifayedir; yalnız bir erkeğin veya bir kadının bu namazı kılmasıyla farz yerine getirilmiş olur. Ebû Hanife’ye göre, cenâze namazı, Allâh’a övgü, Rasulullah’a salavât ve ölüye duadan ibarettir.

 

Cenâze namazı rüku ve secdesi olmayan bir namazdır; rükünleri kıyam ve tekbirdir. Cenâze namazında iftitah tekbirinden başka, üç tekbir bulunmaktadır. Selam vermek vaciptir. Sünnetleri ise, Allâh’a hamd ve senâ etmek, Rasulullah’a salât ve selam getirmek, hem ölüye hem de Müslüman’lara dua etmekten ibarettir.

 

Cenâze namazında taharet, kıbleye yönelmek, setr-i avret ve niyet gibi şartlara riayet edilir. İslâm alimlerinin çoğunluğuna göre, kerahet vakitleri de dahil günün her saatinde cenâze namazı kılınabilir.

 

Namazı kılınacak cenâzenin Müslüman olması, yıkanıp kefenlenmiş olması, cemaatin önünde sabit bir yere konmuş olması, bedeninin tamamı veya yarıdan fazlası, yahut başı ile birlikte en az yarısının bulunması gerekir. Canlı olarak doğan çocuk yıkanır ve cenâze namazı kılınır. Birkaç cenâze bir araya gelmiş olursa, bunların namazlarının ayrı ayrı kılınması daha iyidir. Bununla birlikte, hepsine birden bir namaz kılmak da yeterli olur.

 

Cenâzeye karşı ve kıbleye yönelik olarak saf bağlanır ve niyet edilir. İmam tekbir alarak ellerini bağlar; cemaat da tekbir alarak ellerini bağlar. Tekbirden sonra imam ve cemaat içlerinden, “ve celle senâüke” cümlesiyle birlikte “Sübhaneke” duasını okurlar. Ardından imam ellerini kaldırmadan tekbir alır, cemaat da içinden tekbir alır ve hepsi içlerinden “Salli” ve “Barik” dualarını okur. Tekrar aynı şekilde tekbir alırlar ve bilenler cenâze duasını, bilmeyenler de, dua niyetiyle “Fatiha” suresini veya başka bir dua okur. Daha sonra yine aynı şekilde tekbir alınır ve arkasından sağa ve sola selam verilir. Böylece namaz tamamlanmış olur.

 

Cenin

 

Sözlükte, gizli olan şey, anne karnındaki çocuk gibi anlamlara gelmektedir. Çoğulu ecinnedir. Kur’an-ı Kerim ve hadislerde, henüz doğmamış anne karnındaki çocuk anlamında kullanılmıştır (bk. Necm 53/32; Buhârî, Feraiz, 11; Müslim, Kasame, 35, 36, 38).

 

Anne karnındaki cenin, bir yönden anneye bağlı, onun bir parçası, diğer yönden ise, kendine ait hayatiyeti olan müstakil bir varlıktır. Ceninin bu iki yönü dikkate alınarak, hak sahibi olabilmeye ve borç altına girebilmeye elverişli kamil bir zimmet tanınmamış, bununla birlikte kendine ait hayatiyeti olan müstakil bir varlık olduğu, sağ olarak doğup yaşaması ihtimali dikkate alınarak, eksik bir vücup ehliyeti tanınmıştır. Bununla doğum zamanına kadar zayi olması muhtemel birtakım hakların, cenin için saklı tutulması amaçlanmıştır. Bu ehliyetle cenin, sadece menfaatine olan ve kabule ihtiyaç duymayan miras, vasiyet, vakıfta lehtar olmak gibi bazı haklara sahip olur.

 

Hanefî alimlerine göre, annesinin karnında iken cenine intikal eden mallar, yed-i emine verilir. Yed-i emin, o malları muhafaza eder. Hanefîlerin dışındaki fakihlere göre ise, cenin için bir vasî* veya velî* tayin edilir.

 

Ceninin söz konusu haklardan istifade edebilmesi için, miras bırakan öldüğünde veya lehine vasiyet ve vakıf yapıldığında anne karnında mevcut olması ve sağ olarak doğması gerekir. Ceninin sağ doğması gerçek anlamda olabileceği gibi, bir haksız fiil sonucu ölü doğması şeklinde takdiri de olabilir; bu şekilde ölü doğan çocuk sağ doğmuş gibi kabul edilir. Miras ve vasiyet yoluyla intikal eden mallar ile haksız fiili yapan kimsenin ödeyeceği tazmînat (gurre) da çocuğun mirasçılarına intikal eder.

 

Cevaz

 

Caiz kavramının mastarı olan cevaz, caizlik, caiz olma, mubahlık ve serbestlik anlamlarına gelmektedir. bk. Caiz.

 

Ceza

 

Sözlükte, bir şeyin bedeli, karşılığı; iyi veya kötü olan bir fiil veya davranışın tam ve yeterli karşılığını vermek anlamlarına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, hem iyi, hem de kötü fiil ve davranışın karşılığı olarak ceza tabiri kullanılmıştır. Kur’an’da, iyilerin, Allâh’ın emirlerine uyup yasaklarından sakınanların ahirette mükafatlandırılacağı, kötülerin, günahkarları, yalancıların, kibirlilerin de cezalandırılacağı belirtilmiştir (bk. Al-i İmran 3/144, 145; Nahl 16/31; Enam 6/120; A’raf 7/147).

 

Bir fıkıh terimi olarak ise, hukuk düzeni tarafından, suçluya dünyada uygulanacak maddi ve manevi müeyyideyi ifade etmektedir. Hukuka aykırı davranışlar, toplumun emniyetini ve düzeni ihlal eden bir suç olduğunda, fertleri hukuka uygun davranmaya zorlayan müeyyide, bu fiile uygun bir ceza olur. Bu cezalar, hayata, bedene, şahsiyete, mal varlığına veya suçlunun temel hak ve hürriyetlerine yönelik olabilir ya da teşhir ve terzil gibi manevi olabilir. Bazen bu cezaların bir kaçı birleştirilebilir.

 

Cezalandırmanın amacı, genelde suçun aleniyetine ve yayılmasına engel olarak içtimai vicdanı ve yapıyı korumak, hukuka kuvvet kazandırmak ve bu suretle fertleri hukuka uygun yaşamaya mecbur etmektir. Bunun yanında,hukuka aykırı davranışta bulunan kişinin te’dibi, gayri kanuni davranışa meyleden kişiyi bu niyetinden caydırma, keffaret, tasfiye, zarar görenin tatmini ve zararın giderilmesi olarak sıralanabilir.

 

İslâm hukuku literatüründe cezalar, naslarla belirlenip belirlenmediğine göre had, kısas ve tazir cezaları şeklinde bir tasnife tabi tutulmaktadır. (bk. Had Cezaları; Kısas; Diyet ve Tazir.)

 

Cezaî müeyyidelerin nitelik ve ilkeleri, kanûnî ve şahsî olması; genel ve sürekli olması; yetkili kişiler tarafından uygulanması; caydırıcı olması ve uygulanabilir olması; suç-ceza dengesinin gözetilmesi ve cezalandırmada adalet ve hakkaniyet ölçülerine riayet edilmesi şeklinde sıralanabilir.

 

Cilbâb

 

Hanımların dış giysisi anlamında kullanılan bir kelime; gömlek, elbise ve baş örtüsü anlamlarına gelmektedir. (bk. Tesettür)

 

Cimâ

 

Sözlükte beraberlik, toplanmak, bir araya gelmek anlamına gelen cima, bir fıkıh terimi olarak, kadın ve erkek arasındaki cinsi münasebeti ifade etmektedir.

 

Daha çok meşru olan cinsi münasebeti ifade eden bir terim olarak kullanılan cima, eşlerin karşılıklı hak ve vecibelerinden biri olarak kabul edilmiştir. Kur’an’da cinsi münasebetin ana gayelerinden birinin neslin devamı olduğuna işaret edilmiştir (Bakara 2/223).

 

İslâm dininde cinsi münasebetin manevî kirlilik meydana getirdiği kabul edilmiş ve ilişkiden sonra yıkanmadan namaz kılmak, Kur’an-ı Kerim okumak, Kur’an’a dokunmak, Kabe’yi tavaf etmek ve mescitlere girmek yasaklanmıştır. Temizlenmek için yıkanması, bunun mümkün olmaması halinde teyemmüm etmesi gerekir. (bk. Cünüplük; Gusül).

 

Hayız ve nifas halindeki eşle cinsi münasebet yasaklanmış (Bakara 2/222), vuku bulması halinde, münasebet ilk günlerde meydana gelmişse 4, son günlerinde meydana gelmişse 2 gram altın değerinde meblağ keffâret olarak fakirlere verilmesi tavsiye edilmiştir (Ebû Davud, Nikah, 46; İbn Mace, Taharet, 23). Bunun dışında, oruçlu*, ihramlı* ve itikafta* iken cinsi münasebet yasaklanmıştır.

 

İslâm hukukunda cinsi münasebete bazı hükümler bina edilmiştir. Münasebet Ric’î talakta* eski eşe dönüş, îlâda* ise yeminden dönüş olarak kabul edilmiştir. Evlilikten sonra münasebetle eş mehirin* tamamına hak kazanır ve ayrılık meydana gelmesi halinde iddet* beklemesi gerekir. Münasebetten önce boşanma halinde kadının iddet beklemesi gerekmez ve mehrin yarısına hak kazanır. Bunun dışında üç talakla boşanan eşlerin tekrar evlenebilmeleri için kadının başka bir eşle evlenmesi ve bu evliliğinde cinsi münasebette bulunması gerekir. Gayri meşru ilişki (zinâ*), haram kabul edilmiş ve had cezası* öngörülmüştür.

 

Cinayet

 

Sözlükte günah işlemek, işlenen suç ve günah anlamlarına gelen cinayet, bir fıkıh terimi olarak, mala ve cana yönelik hukuka aykırı fiiller ile hacda ihram veya harem sebebiyle yapılması yasak olan işleri ifade etmektedir.

 

Geniş anlamda mala ve cana yönelik hukuka aykırı fiiller için cinayet tabiri kullanılmakla birlikte, mala yönelik işlenen suçlar daha çok gasp* veya itlaf* başlıkları altında incelenmiştir. Cinayet kavramı ise, daha çok dar manada, cana yönelik işlenen adam öldürme ve müessir fiil suçları karşılığında kullanılmıştır. Bu manada cirah kavramı da kullanılmıştır.

 

İslâm hukukçuları cana yönelik cinayetleri, adam öldürme, müessir fiil ve anne karnındaki çocuğa yönelik cinayetler olmak üzere üçe ayırmaktadırlar. Adam öldürme, Hanefilere göre amd, şibh-i amd, hata, hataya benzer ve sebebiyet vermek şeklinde beşe ayrılır. Karşılığında durumuna göre kısas, diyet ve tazir cezalarının uygulanmasıöngörülmüştür. Müessir fiiller ise, kişinin uzuvlarına yönelik yasak fiiller şeklinde tarif edilebilir. Bunda da, kısas, diyet veya tazir cezası tatbik edilir. (bk. Katil; Kısas; Tazir.) Hamile kadının karnındaki çocuğun düşmesine neden olan müessir fiilde ise, gurre denilen bir tazmînat ödenmesi gerekir. (bk. Gurre)

 

Hac veya umrede cinayet sayılan işlerin yapılması halinde, eyleme göre ceza gerekir. Yapılan işin cinayet olup olmadığını bilinmesi ya da bilinmemesi; bu fiilin kasten veya hata ile veya yanılarak yapılması arasında bir fark yoktur. Kıran haccına niyet eden kimsenin, ihram yasaklarından birini işlemesi halinde, biri umrenin, diğeri de haccın ihramı olmak üzere, her bir cinayet için iki ceza ödemesi gerekir. Tavafın abdestsiz yapılması gibi sadece umre veya haccı ilgilendiren fiillerde ise tek bir ceza öder.

 

Hac ve umre ile ilgili veya ihram yasakları ile ilgili cinayetler; hac ve umreyi bozup kazayı gerektiren cinayetler, bedene, dem veya sadaka vermeyi gerektiren cinayetler olmak üzere dörde ayrılırlar. (bk. Bedene; Dem).

 

Hac için ihrama giren kimsenin Arafat vakfesinden önce, umre için ihrama giren kimsenin de, tavafın en az dört şavtını tamamlamadan önce cinsi münasebette bulunması hac veya umreyi bozar, bunların kaza edilmesi ve cinayet sebebiyle de bir koyun veya keçi kesilmesi gerekir. Bedene veya dem gerektirmeyecek derecedeki cinayetlerle ilgili olarak ise, sadaka-i fıtır miktarı sadaka vermesi gerekir. Bunlar, vücudun bir organından daha azına güzel koku sürmek, başının veya sakalının dörtte birinden azını tıraş etmek gibi cinayetlerdir.

 

Cinnet:

 

bk. Cünûn.

 

Cirah

 

Arapça’daki yara anlamındaki ciraha kelimesinin çoğulu olup, dini terim olarak müessir fiille bir kimseyi yaralama ve meydana gelen yarayı ifade etmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, cirah kelimesinin çoğulu olan cürûh kelimesi, kasten yaralamanın cezaî müeyyidesini göstermek üzere bir ayette geçmektedir (Maide 5/45).

 

Şafiîler gibi bir kısım fakihler cirah tabirini, ölümle sona ermesi veya ölüme neden olmamasına bakmaksızın bütün yaralamalar için kullanmışlardır. Buna karşılık çoğunlukla alimlere göre ise, bu tabir ölümle sonuçlanmayan yaralamaları kapsamaktadır. En dar anlamıyla cirah, baş ve yüz dışındaki yaralamaları ifade eder. Baş ve yüzdeki yaralamalar için şecce tabiri kullanılmaktadır.

 

Yaralamakla sonuçlanan müessir fiilin kasten olması ve kısas mümkün olması halinde kısas ile cezalandırılması, hata ile olması veya kısas imkanı bulunmaması halinde diyet ile tazmîn (erş) edilmesi öngörülmüştür. (bk. Kısas; Diyet)

 

Cizye

 

Arapça’da karşılığını vermek anlamına gelen cezâ kelimesinden türetilen bir isim olup, İslâm devletindeki gayrimüslim tebaanın erkeklerinden alınan başvergisi demektir. Cizye hicrî 9 yılında nazil olan ve İslâmiyeti kabul etmeyen ve İslâm ülkesinde yaşamak isteyen gayrimüslimlere malî mükellefiyet getiren ayetle sabit olmuştur (Tevbe 9/29). İslâm hukukunda cizye, İslâm ülkesinde yaşamak isteyen gayrimüslim ile yapılan zimmet anlaşması üzerine alınır. Bu anlaşma sonucunda, gayrimüslim zimmî sıfatıyla İslâm devletinin tebaası olur; can, mal ve inanç hürriyeti güvence altına alınır. Cizye, gayrimüslim olmanın cezası değil, himaye görmesinin bedelidir.

 

Cizye kural olarak, akıllı, ergin, hür ve verebilecek durumda olan erkeklerden alınır. Çocuk, kadın, din adamı, fakir ve kötürümlerden alınmaz. Devlet ile gayrimüslim tebaa arasında yapılan zimmet akdi gereği, bu tebaanın bütün temel hak ve hürriyetleri korunur, birçok yönden kendilerine Müslümanlarla eşit haklar verilir ve fakat Müslümanların yükümlü olduğu bir takım mükellefiyetlerden muaf tutulurlar. Bunlara karşılık, kendilerinden baş vergisi olarak cizye ve toprak vergisi olarak da haraç* alınır. Gayrimüslim tebaa İslâm'ı kabul etmesi halinde cizye kendilerinden düşer, ancak toprak vergisi olarak haraç alınmaya devam edilir. Cizyenin miktarı, ödenme şekli gibi ayrıntılar, zaman ve şartlara göre belirlenebilecek idari hususlardır.

 

Cuâle

 

Yapılacak belirli bir iş karşılığında ücret veya mükafat vaad etme ya da ödenecek ücret veya mükafata cuâle denir. Cuâle tek taraflı irade beyanı ile borç doğuran hukukî işlemlerdendir. Hanefîlere göre cuâle, sadece kaçak kölenin sahibine getirilmesine karşılık ödenen ücret olarak kabul edilmiş, bunun dışında cuâleyi kabul edilmemiştir. Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre ise, ihtiyaç sebebiyle bunun dışındaki alanlarda da cuâle kabul edilmiştir. Kaçak bir hayvanı yakalayacak kimseye, bir hastayı iyileştirecek doktora mükafat vadi bu konuda örnek olarak verilebilir.

 

Cuâlenin geçerli olması için vaatte bulunan kişinin tam ehliyete sahip olması; irade beyanının da, yapılacak işi, ödenecek ücreti ve borçlanma taahhüdünü açık ve kesin bir şekilde ortaya koyması gerekir. Cuâle, Şafiî ve Hanbelî fakihleri ile Malikîlerdeki hakim görüşe göre, işe başlamadan önce iki taraf için de bağlayıcı olmayan bir hukuki işlemdir; bundan önce iki taraf vazgeçebilirler.

 

Cuma

 

Kelime olarak, toplamak, toplanmak anlamlarına gelen Cuma, haftanın günlerinden birinin adı ve Kur’an-ı Kerim’de bir surenin ismidir. İslâm dininde Cuma, haftalık ibadet günü olarak seçilmiş ve bu günün bir bayram olduğu hadislerde belirtilmiştir (Beyhakî, III/243). Hz. Peygamber, Cuma günü hakkında, “Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün Cuma günüdür. Çünkü Hz. Adem o gün yaratıldı, o gün Cennete girdi ve o gün Cennetten çıkarıldı.” buyurmuştur (Müslim, Cumu’a, 18). Başka bir hadislerinde de, bu günde yapılan duaların kabul edileceği bir icabet saatinin bulunduğunu belirtmiştir (Tac, I/290).

 

Cuma gününün Müslümanlar için önemli bir gün olmasının sebeplerinden birisi de, bu günde kılınan Cuma namazıdır.

 

Cuma Namazı

 

Cuma gününün özelliklerinden biri ve en önde geleni Cuma namazıdır. Cuma namazı hicret esnasında farz kılınmıştır. İlk Cuma namazı da, Ranûna vadisinde kılınmıştır. Yüce Allah, “Ey inananlar! Cuma günü namaz için çağırıldığınızda, alışverişi bırakıp Allah’ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.” buyurmaktadır (Cumu’a 62/9).

 

Cuma namazı, farz namazlardan olup, Cuma günü öğle namazı vaktinde kılınır. Cumanın farzı iki rekat olup, Hanefîlere göre farzdan önce dört ve sonra da dört rekat sünnet kılınır. Cuma namazının özelliklerinden birisi de namazdan önce hutbe okunmasıdır (bk. Hutbe).

 

Cuma namazı, akıllı, buluğ çağına erişmiş, sağlıklı, hür ve mukim erkek Müslümanlara farz kılınmıştır; kadınlara, kölelere, yolculara ve cemaata gelemeyecek kadar mazereti olanlara farz değildir. Bununla birlikte, Cuma namazını kılmaları halinde geçerli olup, ayrıca öğle namazı kılmaları gerekmez.

 

Hanefilere göre Cuma namazının Cuma günü öğle namazı vaktinde kılınması, namazdan önce hutbe okunması, Cuma kılınan yerin halka açık olması, imam hariç en az üç kişilik bir cemaatın olması, Cuma kılınan yerin şehir hükmünde olması, Cuma kıldıracak kimsenin resmen yetkili olması gerekir.

 

Cuma günü namazdan önce gusül abdesti almak, temizlik yapmak ve namaza hazırlanmak, temiz elbiseler giymek, güzel kokular sürünmek Cuma’nın adabındandır.

 

Cünûn

 

Sözlükte örtünmek, gizlenmek, aklını kaybetmek anlamlarına gelmektedir. Istılahta ise, söz ve fiillerin, normal cereyan etmesini engelleyecek derecedeki akıl bozukluğu şeklinde tanımlanabilir. Bu hastalığa maruz kalana mecnûn denir. Bu anlamda cünûn bir ehliyet arızasıdır. Fıkhî sonuç doğurması bakımından bir zihnî rahatsızlığın cünûn sayılması için, bu rahatsızlığın kişiyi temyiz gücünden yoksun kılacak nitelikte olması gerekir.

 

Akıl hastası olarak buluğ çağına erişmesi halinde cünûn-ı aslî, daha sonra bu hastalığa tutulması halinde ise cünûn-ı arızî söz konusudur. Ayrıca, rahatsızlığın uzun süreli olması halinde bu akıl hastalığına cünûn-ı mutbık, kısa süreli olması halinde ise cünûn-ı gayr-i mutbık denir. Cünun ile malul olan kimseye mecnûn denir.

 

Mecnun, ehliyet bakımından gayr-i mümeyyiz çocuk hükmündedir. Buna göre, cünûn halinin vücup ehliyetine hiçbir etkisi yoktur. Mecnun “haklara sahip olabilme ve borçlar altına girebilme” şeklinde tarif edilen vücup ehliyetine sahiptir; mirasçı olur, haksız fiilden dolayı tazmînat öder, vb.

 

İslâm dinine göre insanı insan yapan ve onu ilahî emir ve yasaklara muhatap kılan aklıdır. Hz. Peygamber, “Üç kişiden sorumluluk kaldırılmıştır: Buluğ çağına erişinceye kadar çocukltan, uyanıncaya kadar uyuyandan ve şifa buluncaya kadar mecnûndan” buyurmuştur (Buharî, Hudud, 22). Bu nedenle mecnûndan bedeni ibadetlerin hepsi düşer; namaz kılmaz, oruç tutmaz, hac ve keffâretle mükellef değildir. Hanefîlere göre mali ibadetlerle de mükellef değildir. Ancak malından sadaka-i fıtır ödenir. Cumhura göre ise,  mecnun mali ibadetlerle mükelleftir; malından zekat ve sadaka-i fıtır verilmesi gerekir. 

 

Eda ehliyetinin temelini temyiz gücü teşkil ettiğinden, mecnunun hukukî tasarrufu geçersiz olup, hiçbir hukukî sonuç bağlanmaz. Cezaî sorumluluğu da yoktur; bir suç işlediğinde ceza tatbik edilmez. Ancak işlemiş olduğu cinayetten veya verdiği zarardan dolayı, diyet ve tazmînât gibi mali yükümlülükleri yerine getirir.

 

Cünüplük

 

Bazı temel ibadetlerin yerine getirilmesine engel olan manevî kirlilik hali, gusül etmeyi gerektiren durum anlamına gelmektedir. Böyle kimseye cünüp denilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de bu anlamda cünüp kelimesi iki yerde geçmektedir (Nisa 4/43; Maide 5/6).

 

Bir kimse, şehvetle menisinin gelmesi (orgazm olması), rüyasında iken ihtilam olması ya da orgazm gerçekleşsin veya  gerçekleşmesin cinsî münasebette bulunması halinde cünüp olur. İslâm dininde cünüplük manevî kirlilik olarak kabul edildiğinden, yıkanmadan namaz kılamaz, Kur’an-ı Kerim okuyamaz, Kur’an’a dokunamaz, Kabe’yi tavaf edemez ve mescitlere giremez. Temizlenmesi için yıkanması, bunun mümkün olmaması halinde teyemmüm etmesi gerekir.

 

Cünüp kimsenin bu sayılanlar dışında yemesi, içmesi, uyuması, Allah’ı zikretmesi, dua maksadıyla dua anlamlı ayetleri okuması, yemek pişirmesi, çocuk emzirmesi caizdir. Bu haldeki şahsın kesmiş olduğu hayvanın eti yenir. Ancak cünüplük hali manevi kirlilik olarak kabul edildiğinden biran önce gusledilmesi tavsiye edilmiştir.

 

Cürüm

 

Hata, günah, suç, kabahat, isyan gibi anlamlara gelen cürüm ıstılahta, hukuken yasaklanan ve yapılması halinde failin had, kısas veya tazirle cezalandırılması öngörülen eylemlere denir.

 

Kur’an-ı Kerim’de, cürüm kelimesi doğrudan geçmemekle birlikte, dini anlamda isyankar, günahkar anlamında mücrim kelimesi çok sayıda geçmektedir. (bk. Mücrim)

 

İslâm ceza hukukunda ise, genel olarak cerime, özel olarak ise cinayet, katl, serika vb suç nevileriyle ifade edilmektedir. (bk. Suç)

 

Cürmü Meşhud kavramı ise, suçüstü yapılan cürümler için kullanılmaktadır. (Bkz Suç)

 

Cüzâf

 

Bir şeyi tartmadan, saymadan veya ölçmeden satmak yahut satın almak demektir. Buna mücâzefe de denir.

 

İslâm hukukunda satılan malın miktarının belirlenmesi esas olarak kabul edilmekle birlikte, ihtiyaca binaen malın bazı şartlar doğrultusunda götürü (kabala) usulle satılmasına izin verilmiştir.

 

Götürü usulle satışta, malın satış anında hazır bulunması gerekir. Satılan malın tane, ölçek veya tartı ile belirlenebilir olması, akdin gerçekleşmesine mani teşkil etmez. Ancak faize konu olan ribevî malların, kendi cinsleriyle götürü olarak değişimi caiz değildir. Zira bu tür malların kendi cinsleriyle değişiminde eşit ve peşin olarak mübadelesi gerekir; fazlalık faiz olarak kabul edilir. Götürü usulle satışta malın tahmin edilen miktardan az veya fazla olması ihtimali bulunduğundan, bu malların kabala satımı caiz değildir. Bu nedenle altının altın ile, gümüşün gümüş ile götürü usulle değişimi caiz değildir.