İbrahim PAÇACI

 

- A -

 

Abdest

 

Âcir

 

Adak (Nezir)

 

Adet:

 

Ahkâm:

 

Akîka

 

Âkil

 

Âkile

 

Akit

 

Alışveriş:

 

A’mâl Şirketi (Sanayi Şirketi)

 

Amd(en)

 

Âmil

 

Âmm

 

Âmme

 

Arafat

 

Arâyâ

 

Arazî

 

Âriyet

 

Asabe

 

Ashâb-ı Ferâiz

 

Âşir

 

Avam

 

Avlanmak:

 

Avliye

 

Avret

 

Ayise

 

Azât Etmek

 

Azil

 

Azîmet

 

 

 

- A -

 

Abdest

 

Farsça âb (su) ve dest (el) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelen abdest kelimesi, “el suyu” anlamına gelir. Arapça’da “güzellik ve temizlik” manasına gelen vudû’ kelimesiyle ifade edilir.

 

Namazın şartlarından birisi olan abdest, namaz ve Kabe’yi tavaf, tilavet secdesi gibi bazı ibadetleri yapmak için, vücudun belirli uzuvlarını usulüne uygun olarak yıkamak veya meshetmektir. Abdest müstakil bir ibadet olmayıp, belli ibadetleri yapmaya imkan veren vasıta ibadettir. Manevi temizlik ve namaz başta olmak üzere ibadetlere ruhen ve bedenen hazırlık mahiyetinde olan abdest, aynı zamanda maddi bir temizlenme vasıtasıdır.

 

Maide suresinin 6. ayetinde, abdestin namaz için farz kılındığı bildirilmekte ve rükünleri (farzları) sayılmaktadır. Ayette zikredilen abdestin farzları; yüzü yıkamak, kolları dirseklerle beraber yıkamak, başı meshetmek ve ayakları topuklarla birlikte yıkamaktır. Bu şartlara Şafiiler, niyet ve tertibi; Hanbelîler, tertip ve uzuvların peşi peşine yıkanmasını; Malikîler, niyet ve uzuvların ardarda ovalanarak yıkanmasını ilave ederler. Bu şartlara riayet edilerek alınan abdestin sağlıklı olabilmesi için, abdest uzuvlarında kuru yer bırakılmaması ve deri üzerinde suyun temasını engelleyecek bir şeyin bulunmaması gerekir.

 

Usul ve adabına uygun bir şekilde abdest şöyle alınır: Abdeste niyet ve besmele ile başlanır, parmak aralıkları da dahil eller bileklere kadar üçer defa yıkanır, dişler temizlenir, ağza ve buruna üçer defa su verilip yıkanır. Yüz ve dirseklerle beraber kollar üçer defa yıkanır. Sağ el ıslatılarak elin içiyle başın üstü bir defa meshedilir. İki elin içi ile başın tamamının meshedilmesi daha iyidir. Eller ıslatılarak parmaklarla kulakların içi ve dışı, sonra da ense birer defa meshedilir. En son olarak da, üç defa ayaklar topukları ile birlikte yıkanır. Yıkamaya sağ uzuvlardan başlamak, suyu iktisatlı kullanmak, abdest esnasında ve sonunda dua etmek, kelime-i şahadet getirmek abdestin sünnetlerindendir.

 

Abdest, idrar ve dışkı yollarından herhangi bir şeyin çıkması, vücudun herhangi bir yerinden kan, irin gibi şeylerin çıkarak akması, ağız dolusu kusmak, bayılma, delirme , uyku ve sarhoşluk gibi şuuru engelleyen durumlar abdesti bozar.

 

Âcir

 

İcâre (kira) akdinde taraflardan biridir. (bk. İcâre)

 

Adak (Nezir)

 

Adak, dinen mükellef olmadığı halde, kişinin farz veya vacip türünden bir ibadeti yapacağına dair Allâh’a söz vermesi şeklinde tanımlanabilir. Adak, ferdin, arzu ettiğine kavuşmak, korktuğundan sakınmak hususunda Allâh’ın yardım ve desteğini sağlamak amacıyla, kendiliğinden bir takım dinî mükellefiyetler altına girmesi olarak yorumlanabilir. Bu nedenle, adak hemen hemen bütün dinlerde değişik şekillerde bulunmaktadır.

 

Bir adağın dinen geçerli olabilmesi için, adakta bulunan şahsın, akıllı, buluğ çağına erişmiş ve Müslüman olması gerekir. Ayrıca adanan şeyin, gerçekte mümkün, dinen de makbul ve meşru olması, namaz, oruç, hac, kurban, sadaka gibi farz veya vacip ibadetler cinsinden olması gerekir. Türbelere mum yakma, bez bağlama, horoz kesme, şeker ve helva dağıtma şeklinde yapılan adaklar geçersizdir.

 

Şartlarına uygun olarak yapılan adağın yerine getirilmesi vaciptir. Adaklarda, belli bir mekanı, malı veya fakiri zikretmiş olma bağlayıcı değildir. Aslolan o ibadetin yerine getirilmesidir.

 

Adet:

 

bk. Hayız.

 

Ahkâm:

 

bk. Hüküm.

 

Akîka

 

Yeni doğan çocuğun başındaki saça Arapça’da akîka denir. Istılahta ise, yeni doğan çocuk için kesilen şükür kurbanına verilen isimdir. Akîka kurbanı kesildiği gün çocuğun saçı da tıraş edildiği için bu isim verilmiştir.

 

Malikî, Hanbelî ve Şafiîlere göre akîka kurbanı kesmek sünnettir. Hanefîlere göre ise, mubah, bir rivayete göre de menduptur. Akîka kurbanının, çocuğun doğumunun yedinci günü kesilmesi, aynı gün saçlarının tıraş edilerek çocuğa isim konması ve kesilen saçın ağırlığınca altın veya gümüş sadaka olarak dağıtılması müstehaptır.

 

Akîka kurbanı, koyundan olabileceği gibi, sığır ve deveden de olabilir. Kurban edilecek hayvanda bulunması gereken şartlar, etinin kimlere verilebileceği ve kimler tarafından yenilebileceği, kurban bayramında kesilen kurban gibidir.

 

Âkil

 

Âkil; akıllı, akıl sahibi kimse demektir. Eşyanın güzellik, çirkinlik, kemal ve noksanlık sıfatlarını idrak etme; her çeşit faaliyette doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ve güzeli çirkinden ayırma yetisine sahip kişiye âkil denir.

 

Akıl ve buluğ devresi, genelde, dini mükellefiyetlerin, ferdi ve toplumsal görev ve sorumlulukların başlangıcıdır. Akıllı olmayan, dini mükellefiyetlere muhatap olmadığı gibi, bunların ferdi ve toplumsal sorumlulukları da sınırlıdır.

 

Akıl, ferdin psikolojik ve manevi olgunluğunu, buluğ ise biyolojik ve maddi yetişkinliğini ifade eder. Fert buluğ çağına erişmeden iyiyi kötüden ayırt edebilecek çağa ulaştığında, noksan bir eda ehliyetine sahiptir; tamamen zararına olan tasarrufları geçersizdir, yarar ve zararına muhtemel olan tasarrufları ise, velisinin iznine bağlıdır. Akıllı olarak buluğ çağına erişen kimse ise, tasarruf ehliyetine sahip olup, dini hükümlere muhatap olduğu gibi bütün tasarruflarından da sorumludur.

 

Âkile

 

Arapça’da, bağlayan, engelleyen anlamına gelen âkile; ıstılahta diyeti ödemeyi üstlenen veya diyet ödemekle mükellef tutulan şahıslar veya topluluğa denir.

 

İslâm hukukunda kasıt ve taammüt bulunmaksızın, yanılma veya yanlışlıkla adam öldürmede, ölenin diyeti, ölüme sebebiyet verenin erkek tarafından akrabaları (asabe), aşireti veya divan, meslek ve benzeri mensubu bulunduğu grubu arasında taksim edilir. Böyle bir hadisede diyete akl, diyet ödemekle yükümlü olan şahıs veya topluluğa da âkile denir.

 

Âkile sisteminin, cezanın şahsîliği prensibine aykırı olduğu ileri sürülebilir. Ancak, hata sonucu işlemiş olduğu suç sebebiyle ağır bir diyet yükü altına girmiş bulunan suçluya, yakınlarının yardım etmelerini temin etmek maksadıyla; ayrıca, akrabaları veya içerisinde bulunduğu topluluğun kişiyi terbiye ve denetleme konusunda daha titiz davranmalarını sağlamak amacıyla, ölüme sebebiyet verme tazmînâtı yakın akraba ve yakınlara taksim edilmiştir. Böylece, şahsın işlediği hata sebebiyle, onun kabile ve ailesi mali yönden sorumluluk altına girmekte, böylece kollektif ve müteselsil sorumluluk duygusu geliştirilerek bir nevi sosyal sigorta kurulmaktadır.

 

Akit

 

Akit kelimesi, Arapça’da, bağ anlamına gelmektedir. Istılahta ise; hukuki sonuç doğurmak, yani bir hak veya hukuki ilişkiyi kurmak, değiştirmek veya ortadan kaldırmak amacıyla, iki veya daha çok kimsenin veya kuruluşun karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanları ile gerçekleştirdikleri işlem, sözleşme, mukavele, kontrata akit denir.

 

İnsanlığın tanıdığı en eski hukukî müesseselerden biri olan akid, borç kaynağı olan hukuki işlemlerin başında gelir. İslâm’a göre de, Kur’an ve Sünnetin koyduğu temel ilkelere aykırı olmamak, yasakları çiğnememek şartıyla her türlü akid caizdir. Kur’an’da ahde vefa ve akde bağlılık emredilmiştir (Maide, 5/1; ...). Hz. Peygamber de, “Müslümanlar şartlarına bağlıdırlar. Ancak haramı helal kılan veya helalı haram kılan şartlar müstesna.” (Tirmizi, Ahkam 17) buyurmak suretiyle, dinin açık hükümlerini ihlal etmediği sürece akit serbestisinin bulunduğunu bildirmiştir.

 

İslâm'da, akitlerde şekil ve isimden ziyade, muhteva ve anlam önem taşımaktadır. İslâm'ın açık ilkelerine aykırı olmaması, yasaklarını ihlal etmemesi, kişilerin birbirlerini aldatmaması, beklenmedik mağduriyet ve tehlikeler doğurmaması, amme nizamını ihlâl etmemesi şartıyla taraflar, diledikleri akitleri, istedikleri şart ve muhteva ile düzenleyebilirler.

 

Akdin konusunun mevcut, malum ve mümkün olması, dinen ve hukuken müsaade edilmiş olması gerekir.

 

Akdin kuruluşunda aslolan, tarafların karşılıklı rızaları ile serbest ve hür iradeleriyle bunu beyan etmeleridir. Buna icap ve kabul denilir. İcap ve kabulün şekli, akitte iradeyi ifade edip etmediği örf ve teamüle, dil kurallarına göre belirlenir.

 

Hükümleri ve kanun koyucunun vermiş olduğu vasıfları bakımından akitler, sahih akitler ve sahih olmayan akitler olmak üzere ikiye ayrılır: 

 

Sahih akitler; sıhhat şartlarını ve rükünlerini içinde bulunduran akitlerdir. Sahih akitler de; akit serbestisinin sınırları açısından mevkuf, lazım olmayan ve hem nafiz, hem de lazım olan akitler olmak üzere üçe ayrılır.

 

Mevkuf akitler; akdin rükünlerini ve sıhhat şartlarını taşımakla birlikte nefaz şartlarını taşımayan akitlere denir. Mevkuf akitler kurulmuş olmakla birlikte, hüküm ve sonuçlarını başlangıçta meydana getirmez. Ancak başlangıçta eksik olan bu şartların tamamlanmasıyla akdin hukuki sonuçları tam olarak meydana gelir. Mesela, fuzulinin yapmış olduğu bir akit, adına işlem yapılanın vereceği icazet anına kadar mevkuf bir muameledir.

 

Lazım olmayan akitler; akit sıhhat ve nefaz şartlarını haiz olmakla beraber ya akdin tabiatından kaynaklanan ya da muhayyerliklerden* birinin bulunması sebebiyle akdin bağlayıcı olmamasıdır. Lazım olmayan akit, kurulmuş, meydana gelmiş bir akittir. Ancak, muhayyerlik hakkına sahip taraf, isterse böyle bir akdi, geçmişe etkili olarak ortadan kaldırabilir.

 

Hem nafiz, hem de lazım olan akitler; akdin bütün unsur ve şartlarını kendisinde bulunduran akitlere denir. Akdin bütün hükümlerini doğurur.

 

Sahih olmayan akitler;akdin unsuru, in’ikad ve sıhhat şartlarından biri veya bir kısmı halel gören akitlerdir. Sahih olmayan akitler; batıl akitler ve fasit akitler olmak üzere ikiye ayrılırlar. (bk. Butlân, Fesat)

 

Alışveriş:

 

bk. Bey’.

 

A’mâl Şirketi (Sanayi Şirketi)

 

İslâm hukukunda, iki veya daha fazla şahsın belli bir işi yapmak üzere kurdukları emeğe dayalı iş gücü ortaklığıdır. (bk. Şirket)

 

Amd(en)

 

Sözlükte bir şeyi kasıtlı olarak, bilerek, şuurlu ve isteyerek yapmak anlamına gelir. Fıkıh ıstılahında ise, kişinin fiillerini kasten yaptığını ifade etmek için kullanılır. Genellikle cinayetler bahsinde kasten adam öldürme ve yaralama için amden veya teammüden ifadesi kullanılır. Amden (teammüden) cerh; bir insanı, haksız yere kasten yaralamaktır. Bu yaralamanın, yaralayıcı bir aletle olması ile yaralayıcı olmayan bir aletle olması arasında fark yoktur. Amden (teammüden)  katl; bir insanı, yaralayıcı bir aletle, haksız yere kasten öldevıh9ürmektir.

 

Kur’an-ı Kerim’de; “bir Mü’minin diğer Mü’mini yanlışlık dışında öldürmesi asla caiz değildir. (...) Kim bir mü’mini kasten öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı Cehennemdir. Allâh ona gazap etmiş, lanetlemiş ve büyük azap hazırlamıştır.” buyurulmaktadır (Nisa, 4/92,93).

 

Âmil

 

Sözlükte çalışan, bir iş yapan anlamlarına gelen âmil, ıstılahta, devletin vergi alacağını toplayan tahsildar, bölge idarecisi, vali gibi manalara gelmektedir.

 

Kur’an-ı Kerim’de 13 yerde âmil kelimesi tekil ve çoğul olarak geçmekte olup, bunlardan on ikisinde çalışma, iyi veya kötü iş yapma; birinde ise, ıstılah manasında zekat ve vergi toplayıcısı tahsildar anlamında (Tevbe 9/60) kullanılmaktadır. Hadislerde âmil kelimesi, genelde zekat toplayıcısı ve bölge valisi manasında kullanılmaktadır.

 

Hz. Peygamber devrinde çeşitli bölgelere gönderilen âmil adı verilen memurların, hem dini tebliğ etmek, o bölgede asayiş ve düzeni sağlamak, İslâm ahkamını uygulamak; hem de zekat ve vergileri toplamak gibi çeşitli görevleri vardı. Zekatın kamu yararını ilgilendirmesi nedeniyle, ilk devirlerden itibaren belli malların zekatı devlet eliyle toplanmış ve dağıtılmıştır. Zekat ve vergilerin toplanması ve dağıtımında, zulmedilmemesi, denge ve adaletin sağlanması gerekir. Hz. Peygamber, âmillik görevini cihada benzeterek bu göreve atananlarla yakından ilgilenmiş, döndüklerinde hesaplarını bizzat kontrol edip, âmillerin halktan hediye almalarını yasaklamıştır (Buharî, Hiyel, 15; Ebû Davud, İmaret, 7; Tirmizi, Zekat, 18).

 

Âmm

 

Lügatte, sayıca çok olan şeylerin hepsini kapsayan demektir. Istılahta ise, bir kullanılışta, lafzın anlamının kapsadığı fertlerin tümüne herhangi bir sınırlama olmaksızın delalet eden lafız demektir. Başka bir ifadeyle, tekrara gerek olmaksızın, sadece bir defada manasının bütün fertlerini içine almak üzere konulmuş olan lafızdır. Bunlara umum ifade eden lafızlar da denir. Örneğin, “Mü’minler” kelimesi âmm lafızdır. Bu kelime, manasına elverişli olan mü’minerin tamamını içine alır. Aynı şekilde “İstanbullu çocuklar” ifadesi de, İstanbul ile sınırlandırılmış olsa da, belirli bir sayıya has kılınmayıp, manasının elverişli olduğu bütün fertlere delalet ettiği için âmmdır.

 

Hanefîlere göre, tahsis* edilmemiş olan âmm lafızların bütün fertlerine delaleti kat’îdir. Örneğin, “İçinizden ölenlerin bırakmış oldukları eşler, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler.” (Bakara, 2/234) ayeti, kocası ölen her kadını içine almaktadır. Ancak âmm lafız tahsis edildikten sonra, delaleti zannî olur.

 

Maliki, Şafiî ve Hanbelîlere göre ise, âmm lafzın, delaleti zannidir; kesinlik ifade etmez. Zira, âmm lafızlar çoğunlukla tahsis edilmiştir; tahsis edilmeyen umumlafız yok gibidir.

 

Âmme

 

Arapça’da, damarları dimağa ulaşan yaraya denir. bk. Caife.

 

Arafat

 

Arafat, Mekke’nin yaklaşık 25 km. güneydoğusunda Harem sınırları dışında bir bölgedir. Haccedenlerin arefe günü, Zilhicce ayının 9’uncu günü burada vakfe durmaları haccın rükünlerinden olup farzdır. (bk. Vakfe)

 

Arâyâ

 

Lügatte meyvesi yenmiş veya hediye edilmiş hurma ağacı anlamına gelmektedir. Istılahta ise, ağaçtaki taze hurmanın, kuru hurma karşılığında satışıdır. Bu alışverişte, kuru hurma ölçekle, ağaçtaki hurma ise tahminen belirlenir.

 

Aynı şekilde yapılan müzâbene akdi İslâm hukukunda yasaklanmış olduğu halde, zaruret sebebiyle arâyâya müsaade edilmiştir. Hz. Peygamber’e bazı ihtiyaç sahipleri gelerek, taze hurmalar olgunlaştığı halde paraları olmadığı için alamadıklarını, sadece kuru hurmalarının bulunduğunu söylerler. Bunun üzerine, Hz. Peygamber, tahmini bir ölçekle, ellerindeki kuru hurma ile taze hurma almalarına müsaade etmişlerdir. (Müslim, Büyû’, 61-68)

 

Arâyânın caiz olması için, meyvenin olgunlaşma belirtileri göstermesi, kuru hurmanın 5 veskten (875 kg.) az olması, satışın peşin olması ve taze hurma almak isteyen kişinin fakir olması ve kuru hurmadan başka ücret olarak verebilecek malı bulunmaması gerekir.

 

Arazî

 

Kelime olarak, Arapça’da yer, yeryüzü, toprak, kara parçası anlamlarına gelen arz kelimesinin çoğuludur. Toprak mülkiyeti, arazinin sahipliği, kullanımı, sınırlanması gibi konular, ilk devirlerden beri insanlığı meşgul etmiş, ciddi bir problem kaynağı olarak ortaya çıkmıştır. Günümüzde “arazî hukuku” müstakil bir hukuk dalı olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Bütün İslâm hukukçuları, arazinin hem özel, hem de kamu mülkiyetinin konusu olabileceği hususunda ittifak etmişlerdir. Arazinin Müslümanların eline geçiş tarzı ve mülkiyet şekline göre; arazinin tasnifi yapılmış ve maliklerine belli mükellefiyetler ve sınırlamalar getirilmiştir. Hz. Peygamber’in hadisleri ile daha sonraki devirlerdeki uygulamalar doğrultusunda gelişen İslâm hukukuna göre arazî temelde iki gruba ayrılıra; mülk arazî (arazî-i memlûke), mülk olmayan arazî (arazî-i gayri memlûke).

 

Arazî-i memlûke, sahibi bulunan ve tasarruf hakkı tamamen sahibine ait olan araziye denir. Sahibi, diğer bütün malları, eşyası gibi bu araziyi de, satabilir, hibe edebilir, vakfedebilir ve miras bırakır. Mülk arazî, kullanım alanı, tabi oldukları vergi ve statü bakımından dört gruba ayrılır; arazî-i haraciyye, arazî-i öşriyye, mukataalı arazî ile süknâ ve yerleşime konu olan arazî.

 

Arazî-i haraciyye, barış yoluyla haraç vergisine bağlanan veya savaşla fethedildiği halde gazilere dağıtılmayıp yerli gayrimüslim ahaliye bırakılan yerlere denir. Bu tür arazi, mülk arazî olup, sahibi üzerinde tasarruf yetkisine sahiptir. Ancak bu arazîden, haraç isimli bir vergi alınır. Bu vergi de, harâc-ı mukaseme ve harâc-ı muvazzaf olmak üzere ikiye ayrılır. Harâc-ı mukaseme, yerin durumuna göre, arazînin mahsulünden 1/10’dan 1/2’ye kadar olmak üzere alınan vergidir. Harâc-ı muvazzaf  ise, arazi için kesim usulü ile belirlenmiş olan belirli miktar akçedir.

 

Arazî-i öşriyye, ahalisi kendiliğinden Müslüman olan veya savaş yoluyla fethedilip de gazilere taksim edilen arazilere denir. Bu araziye, arz-ı sadaka da denmektedir. Bu topraklar sahiplerinin mülkü olup, sahipleri üzerlerinde her türlü tasarrufa yetkilidirler. Sahipleri, bu arazide yapmış olduğu ziraata karşılık, öşür isminde bir vergi vermekle yükümlüdür. Bu vergi elde edilen mahsulün zekatı olup, yapılan ziraatın masraflı olması halinde 1/20, masrafsız olması halinde 1/10 oranındadır. Bu verginin sarf yerleri zekatın sarf yerleri ile aynıdır.

 

Mukataalı arazî, devletin götürü vergi takdir ederek dağıttığı arazîdir; mülkiyeti ve tasarruf hakkının verilmesi şeklinde olabileceği gibi, sadece geliri de verilebilir. Birincisinde arazî mülk olmakla birlikte, ikincisinde kişinin mülkü değildir.

 

Tetimme-i süknâ, ikamet ve yerleşime konu olan arsalardır. Buna mesken inşa edilen arsalar ile meskenin tamamlayıcısı olan yerler girerler. Bu arsalar, Müslüman veya gayrimüslimlere ikamet için terk edilmiş olup, öşür ve haraca tabi değildir.

 

Arazî-i gayri memlûke, şahsi mülkiyete konu olmayan, mülkiyeti devlete, hazineye (beytü’l-mal) veya kamuya (Allâh’a) ait olan ve menfaati ammeye veya devletin tahsis edeceği alan veya şahıslara ait olan arazilerdir. Bu nevi arazî, arazî-i mevkufe, arazî-i metruke, arazî-i mevat ve arazî-i mîriyye olmak üzere dörde ayrılır.

 

Arazî-i mevkûfe, vakıf arazî demektir. Alimlerin çoğunluğuna göre, mülkiyeti kamuya (Allâh’a), menfaati ise belli şahıs ve zümrelere tahsis edilen arazidir. Vakıf araziler iki çeşittir. Arazî-i mevkûfe-i sahîha, mülk arazi iken sahipleri tarafından usulüne uygun olarak vakfedilen arazîdir. Mülkün gerçek sahibi tarafından vakfedildiğinden, vakfedenin koymuş olduğu şartlara uygun olarak tasarruf edilmesi gerekir. Arazî-i mevkûfe-i gayr-i sahîha, devlet reisi veya yetkili kıldığı bir makamın hazineye ait arazîden bir kısmının gelirini, hazineden istihkakı bulunan bir hayır cihetine tahsis etmesidir. Buna tahsisat kabilinden vakıf arazî de denmektedir.

 

Arazî-i metrûke (arazî-i mahmiyye, arazî-i mirfekat), yollar, ormanlar, meydanlar gibi herkesin istifadesine sunulan arazi veya meralar, pazar ve harman yerleri gibi belli bir köy veya kasaba halkının ortak istifadesine terkedilmiş yerlerdir. Buraların mülkiyeti hazineye ait olup, kimsenin özel tasarruf yetkisi yoktur.

 

Arazî-i mevât, kimsenin mülk ve tasarrufunda olmayan, belli bir köye yahut kasabaya tahsis edilmemiş, ziraat yapılmayan ve iskan mahallinden uzakta bulunan boş arazilerdir. Devletin yetkili birimlerinden izin alınmak kaydıyla, bu araziyi imar eden kişi ona sahip olur.

 

Arazî-i mîriyye (arazî-i emiriyye), mülkiyeti hazinede kalmak üzere, devlet tarafından belli şahıslara tasarruf hakkı verilen arazîdir. Bu tür arazîye, arazî-i memleket, arazî-i beytülmal, arazî-i sultaniyye isimleri de verilmektedir. Arazî-i mîriyyenin kuru mülkiyeti, yani rakabesi devlete ait olup, halka ariyet şeklinde verilir ve karşılığında belli bir vergi alınır. Mülkiyeti devlete ait olduğundan, özel mülkiyet ve miras hükümleri cereyan etmez; tasarrufa yetkili olan kimse, kanunun tayin ettiği şartlar ve kayıtlar dairesinde intifa ve tasarruf eder.

 

Âriyet

 

Bir malın kullanımının, geçici süreyle, ücretsiz olarak başkasına verilmesini konu alan sözleşmedir. Dönülmesi kabil olmak üzere, menfaatin karşılıksız olarak başkasına temliki şeklinde de tanımlanabilir. Türkçe’de bu sözleşmeye iğreti akdi de denilmektedir. Âriyet vermeye iâre, âriyet verene muîr, ariyet almaya istiare, alana müsteîr, bu mala da müsteâr veya muâr denir.

 

İslâm dini, daima yardımlaşmayı, muhtaç olana yardım etmeyi tavsiye etmektedir. Bu itibarla, âriyet vermek, müstehabdır. Ancak, âriyet alanın ihtiyacının şiddetine göre farz veya vacip, gayri meşru bir yolda kullanmak söz konusu olduğunda ise, mekruh veya haram olur.

 

Âriyet akdi, ehliyet sahibi tarafların icap ve kabulü ile kurulur ve malın ariyet alana teslim edilmesiyle tamamlanır. Âriyet olarak verilen malın, para, buğday gibi tüketilen değil, kullanılan bir mal olması gerekir.

 

Âriyet, zaman, mekan veya başka bir şartla sınırlandırılmışsa, bu şartlara uyulması zorunludur. Böyle bir sınırlandırma yoksa, âriyet alan kişi örf ve adetin çizmiş olduğu sınırlar içinde, dilediği yer, zaman ve şekilde kullanabilir. Âriyet alınan mal emanet hükmündedir; âriyet alanın kullanım veya muhafazasında bir kusur veya ihmali olmaksızın kısmen veya tamamen hasar görmesi halinde tazmîn ettirilmez. Ancak bir kusuru olması halinde zarar tazmîn ettirilir.

 

Âriyet belirli bir süre için verilmiş ise sürenin bitiminde, bunun dışında iare verenin istemesi veya alanın iade etmesiyle akit sona erer.

 

Asabe

 

Araplar arasında asabe kelimesi, baba tarafından gelen erkek akraba ve erkek çocuklar anlamında kullanılmıştır. Hz. Peygamber zamanından itibaren ise, diyet ve mirasta belirli yakınlar için kullanılmıştır. Hataen adam öldürmede maktulün yakınlarına ödenen diyet aralarında taksim edilen (âkile) asabe, İslâm'dan önce Araplar arasında kullanılan mana ile aynilik arz etmektedir; bu manada erkek tarafından erkek akrabalar asabe olarak kabul edilmektedir. Miras hukukunda ise, tek başına bulunduğunda mirasın tamamını, kendilerine belirli hisseler tayin edilen mirasçılarla beraber bulunduğunda ise, onlardan arta kalanı alan mirasçılara asabe denir. Asabe olma vasfı, verasetin en kuvvetli sebebi olarak kabul edilmiştir. Yakın asabe bulunduğunda, daha uzak olan mirastan düşer.

 

Asabe sebebî ve nesebî olmak üzere ikiye ayrılır. Sebebî asabe, köleyi azat eden efendi veya onun asabesinin, azat edilen kölenin mirasçısı olmaması halinde mirasçı olmasına denir. Nesep yönünden asabe ise, kan bağı dolayısıyla meydana gelen asabeliktir.

 

Ashâb-ı Ferâiz

 

Kelime anlamıyla hisse sahipleri demek olan ashab-ı ferâiz, fıkıhta mirastan hisseleri belirlenen kişileri ifade etmek için kullanılan bir tabirdir. (bk. Ferâiz)

 

Âşir

 

İslâm'ın ilk asırlarında, ticarî mal veya bir nevi gümrük vergisi olarak kabul edilebilecek uşûr vergisini tahsil eden kimseye denir. Şehirler veya milletlerarası ticaret yollarının kavşak noktalarında, önemli geçitlerde görev yapan âşirler, bölgelerinden geçen Müslüman tüccarlardan yanlarında bulunan ticarî malların zekatını, Müslüman olmayanlardan ise bir nevi gümrük vergisi almaktaydılar.

 

Âşir aynı zamanda, bölgesindeki yol ve ticaret emniyetini sağlamakla da görevliydi. Bu sebeple, âşirde bulunması gereken şartlar sayılırken, tam ehliyetli* olmasının yanında, yol ve ticaret güvenliğini sağlamaya gücü yeter olması da zikredilmektedir.

 

Avam

 

Lügatte, halk, sıradan insanlar anlamına gelen avam, alim, filozof, mutasavvıf ve idareci gibi zümrelerin kendilerinden olmayan çoğunluk için kullandıkları bir terim olmuştur. Zıttı havastır*.

 

Avam – havas ayrımına en çok yer verilen tasavvufta avam, takva, ihlas derecelerinin en aşağı tabakasında yer alırlar. Bunlar, dini hükümleri caiz olup olmaması bakımından değerlendirir ve tevil yoluyla ruhsat imkanı ararlar; ameli ve nazari bakımdan şeriatın zahirine, ibadetlerin şeklî erkan ve merasimlerine önem verirler. Bu nedenle mutasavvıflar, “rüsum uleması” diye adlandırdıkları alimleri de çoğunlukla avamdan saymışlardır.

 

Fıkıh usulünde avam, müçtehit seviyesine ulaşamayan ve onları taklit eden halka denir. “Avamın mezhebinin olmadığı, avamın mezhebinin müftüsünün fetvası veya ilmihal kitapları olduğu” ifadesinde vurgulanan anlam da budur. Bu sözle, ilimde belli bir derecesi olmayan şahısların, fıkıh alanında yerli yersiz tercih ve takdirlerde bulunmasının doğru olmadığı, her işin ehline ve o alanda ihtisas sahibi  kimselere bırakılması gerektiği belirtilmektedir. Diğer ilim dallarında da durum aynıdır.

 

Avlanmak:

 

bk. Sayd

 

Avliye

 

Lügatte, “haktan ayrılmak, zulmetmek; yükselmek ve çoğalmak” anlamlarına gelir. İslâm hukukunda ise, bir mirasın taksiminde, belirli hisse sahiplerinin (eshab-ı ferâiz*) terekeden alacakları payların toplamının ortak paydadan fazla çıkması halinde, payların toplamından elde edilen sayının ortak payda kabul edilerek mirasçıların hisselerinin belirlenmesine avliye denir. 

 

Avret

 

Arapça’da, eksik, gedik, açık; açılıp görülen şey; korkulacak, zarar gelecek yer gibi anlamlara gelir. Istılahta ise, insan vücudunda görünmesi ve gösterilmesi yasak olan, örtülmesi farz ve başkaları tarafından bakılması haram olan yerlerdir.

 

Namazın şartlarından birisi, namaz kılacak kimsenin avret yerlerini örtmesidir; buna “setr-i avret” denir. Erkeğin avret yerleri, diz kapağı ile göbeği arasıdır. Hanefilere göre diz kapağı da avret mahalline dahildir. Kadınların avret mahalli ise, el ile yüz dışındaki bütün uzuvlarıdır. Hanefi mezhebindeki bir görüşe göre ayaklar da örtülmesi gereken yerlerin dışında tutulmuştur.

 

Namaz için örtülmesi gereken yerlerin, namaz dışında da yabancılara karşı örtülmesi gerekir. Ancak kadınların kendi mahremi erkeklere karşı, el, yüz ve ayaklarına ek olarak, saç, kol, boyun gibi yerlerini açık bırakabileceği konusunda ruhsat getirilmiştir (Nur, 24/31-32).

 

Kadının kadına karşı avret mahalli, diz kapağı ile göbek arasıdır. Ancak, ihtiyaç olmadan bu yerlerin dışındaki uzuvlarını açması uygun değildir. Eşler arasında ise, avret konusunda bir sınırlama yoktur.

 

Avret yerlerinin örtülmesi ile ilgili emir genel ilke olup, tıbbî tedavi, doğum, teşhis ve benzeri ihtiyaç hallerinde açılması caizdir.

 

Ayise

 

Lügatte, ümidini kesmiş manasına gelen âyise, ıstılahta, belirli bir yaşa gelip de, tamamen adetten kesilmiş olan kadın anlamına gelir. Adetten kesilme haline ise, iyâs denilmektedir.

 

İyas çağı hakkında müçtehitler ihtilaf etmişlerdir. Tercih edilen görüşe göre elli beş yaş adetten kesilme çağı olarak kabul edilmektedir. Bu yaşa ulaşan bir kadın, en az altı ay kadar kesintisiz olarak adet görmezse âyise kabul edilir. İyas çağının elli, altmış, yetmiş olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır.

 

Ayiseden gelen kan, hayız kanı olmayıp, istihaze (özür) kanıdır; bu durumdaki kadın her vakitte abdest almak kaydıyla namaz kılar, oruç tutar.

 

Sahih bir akit ile evlenip de beraber olmalarından sonra, kocasından boşanan ayise kadının iddet süresi, boşandığı tarihten itibaren üç aydır. (bk. İddet)

 

Azât Etmek

 

Serbest bırakmak, salıvermek; köle veya cariyeyi hürriyetlerine kavuşturmak demektir.

 

İslâm'ın indiği dönemlerden çok önceleri yeryüzünde mevcut ve yaygın bir olgu olan köleliği, İslâm dini tedricen tasfiye etmeyi planlamıştır. Bu amaçla, köleliğin diğer sun’î kaynaklarını kaldırarak, sadece savaşı bir kölelik kaynağı olarak tanımıştır (bk. Köle). Bunun yanında, sürekli olarak ve değişik vesilelerle köle azat etmeyi teşvik etmiştir:

 

Kur’an’da, köleleri hürriyete kavuşturmak için mal harcamak gerçek iyilik olarak tanımlanmış (Bakara, 2/177), zekat gelirlerinden bir kısmı, kölelerin azat edilmesine ayrılmıştır (Tevbe, 9/60). Bunun yanında, hataen adam öldürme (Nisa, 4/92), yemini bozma (Maide, 5/89), zıhar (Mücadele, 57/3), Ramazan orucunu kasten bozma hallerinde keffaret olarak yapılması gerekenler arasında köle azat etmek sayılmıştır.

 

Kur’an ve sünnette kölelerin azat edilmelerinin devamlı olarak teşvik edilmesinin yanında, kölelerle anlaşma yapılarak (bk. Mükatebe) veya ölüme bağlı bir tasarrufla (bk. Müdebber) azat edilmesi, cariyenin efendisinden çocuk doğurması (bk. Ümmü Veled) halinde hürriyetine kavuşması sistemi getirilmiştir.

 

Azil

 

Arapça asıllı bir kelime olan azil, lügatte ayırmak, uzaklaştırmak anlamlarına gelir. Bir vazife veya memuriyetten ayırmaya da azil denmiştir. Istılahta ise, bir nevi doğum kontrolü olup, cinsi münasebet sırasında erkeğin geri çekip menisini dışarı akıtması demektir.

 

Azil, İslâm'ın çıktığı dönemlerde, Araplar arasında bilinmekte olan bir doğum kontrolü metodudur. Hadislerde Hz. Peygamber’in buna izin verdiği görülmektedir: Bir sahabî Hz. Peygamber’e azil yaptığını, bunun sakıncası olup olmadığını sorduğunda; “istersen azil yap, fakat Allâh’ın takdir ettiğine mani olamazsın” buyurmuşlardır (Ebu Davud, Nikah, 48). Sahabelerden Cabir de; “biz Rasulullah devrinde, Kur’an nazil oluyorken azil yapıyorduk; eğer yasak edilecek olsaydı, bunu Kur’an yasaklardı” demiştir (Buharî, Kader, 4).

 

Müçtehitlerin çoğunluğu bu ve benzeri hadisleri esas alarak azlin mubah olduğunu, ancak, azil konusunda erkeğin hanımından izin alması gerektiğini belirtmişlerdir. Azle kıyas edilerek, erkeğin ve kadının ruh ve beden sağlığına zarar vermeyen diğer korunma yöntemleri de caiz kabul edilmiştir. Ancak, döllenme olduktan sonra doğuma engel olma, çocuk düşürme, insanî ve ahlakî bir suç, dinen de büyük günah sayılmaktadır.

 

Azîmet

 

Azîmet lügatte, bir şeye kesin karar vermek, niyet etmek demektir. Istılahta ise, mükelleflerin özür ve daha sonra meydana gelen durumları göz önünde bulundurulmaksızın, hepsi için bağlayıcı olan ve ilk olarak konulan hükümlerdir. Başka bir ifade ile, umumî ve kaide olarak bir şeyin yapılması ve terk edilmesi yolunda konan hükümlerdir.

 

Azimet, ilk olarak meşru kılınan ve yapılması arızî sebeplere dayanmayan hükümler olduğundan, asıl ve genel olan hükümdür; herkesi ilgilendirir ve tabiî hallerinde mükelleflerin hepsi buna uymak zorundadır.

 

Azimet, teklifi hükümlerden olup, farz, vacip, mendub, haram, mekruh çeşitleri bulunmaktadır. Namaz, oruç, zekat ve diğer vecibeler, domuz ve ölü eti yeme, kumar oynama ve zinanın yasaklanması birer azimet hükmüdür. Azimetin zıttı ise, ruhsattır (bk. Ruhsat).